İlhami’yle bir gün parkta…

26 Mayıs 2010 tarihinde yayınlandı. Kategori: hikâye

Geçen gün ilham meleğimle parkta bir bankta oturuyorduk. Kimse konuşmadı uzun süre. Kavga etmiş çiftler gibiydik.

“Aylardır hikaye yazamıyorum” diye söylendim, sessizliği bozarken.

“Ne yapayım?” dedi buz gibi bir sesle. Bir taraftan da elindeki bozuk paraları çıt çıt birbirine vuruyordu. Ne sinir bozucu.

“Sence senin hiç sorumluluğun yok mu bu konuda?” dedim.

“Senelerdir aşık olmuyorsun, ondandır.” dedi. Bunu söylerken dişleriyle dilindeki piercing’e vuruyordu. Piercing’ten nefret ederim, hele dilde oldu feci içim çekilir. Bir de öyle tık tık vurmuyor mu? Sahi ne zaman yaptırmış onu?

“İllâ aşık olmak mı lazım?” dedim. “Aşık olunacak kızlarla hep otobüste karşılaşıyorum, farklı duraklarda iniyoruz, aramızda bir şey doğamıyor.”

“Kedini yaz” diye diklendi, “anneni yaz, kafandan bir şey uydur, onu yaz, yok mu hiç hayal gücün?” Sesi yükselirken bir taraftan da yerde bulduğu iki parça köpüğü birbirine sürtüyordu. Köpüğe hiç gelemem, hani o elektronik aletlerin kutularından çıkanlar yok mu? Resmen beynim hışırdamaya başlamıştı artık.

“Yazamıyorum işte” dedim. “Yazamıyorum, ne yapayım, olmuyor, sen de böyle otur, hiç yardım etme, aferin”. Kıçımı iyice ona doğru döndüm.

“Biliyoruz yazamadığını” dedi, “sen beceremiyorsan ben ne yapayım? Arada sana elli tane fikir veriyorum. Yok uykun geliyor yazmıyorsun, yok “sonra yazarım” diyorsun kaynıyor. Yazmayı denediklerinin de içine ediyorsun, sonra suçlu ben oluyorum”.

Üzerinde bir pardesü olduğunu o an fark ettim. Kahverengi, kocaman düğmeli. Yüzlerce düğme vardı üstünde. Düğmelere hiç gelemem, her şeye gelirim, düğmelere gelemem. İçim kalkar, başım döner, gözüm kararır.

O kadar laf etmiş, hırsını alamamıştı. Sinirli sinirli düğmeleri iliklemeye başladı. “Elli çeşit abuk subuk huyun var, otur onları yaz. Yok, illâ benden bekleyecek. Gökten vahiy gibi aşk hikayesi, destan indireceğiz adama. Yahu sen kendin aşık olmayı beceremiyorsun, ben sana aşk hikayesini nereden bulayım?” İliklediği düğmeleri çözmeye başlamıştı bu sefer.

“Yeter ulan” diye yerimden fırlayıp boğazına sarıldım. “Yeter ulan”. Deli gibi sıkıyordum. “Olmuyor işte, yok hikaye filan, durdu, stop etti, bitti, fini”. Artık gözüm düğme filan da görmüyordu, sarsıp duruyordum. “Bir hikayelik fikir versen ölür müsün, bok herif?” Artık hareket etmediğini çok sonra fark ettim.

Ortalığı sessizlik kapladı.

“Bazen bana çok ayıp ediyorsun” dedi bana neden sonra, oturduğu yerden ölü ölü.

Ben bir şey demedim.

Haklı galiba. Bazen ona çok ayıp ediyorum.

Yazdır Yazdır

vatanı tronşonistler’den kurtarırken

12 Haziran 2009 tarihinde yayınlandı. Kategori: hikâye

Bahar yerini yaza bırakmaya başlayınca bizim ev dayanılmaz oluyor. Hele akşam güneşi vurdu mu, salonda oturmak imkansız, insan kilo düşmeye başlıyor vallahi. Mecburen balkona kaçıyoruz, zaten küçücük ev, başka kaçacak yer yok; ya balkon, ya da küveti doldurup içine oturacağız. Balkonda hamak var onda yatıyorum, yere de kediye yer yaptım, başına güneş geçmesin diye başına su serpiyorum, o da orada yatıyor. Dayanılmaz değil ama yine de boğucu.

Bir gün yine böyle balkona serilmişken kapı çaldı. Ama böyle bir kapı çalmayı daha önce işitmiş değilim. Bir tarafta kibarca zile basılıyor, diğer taraftan sertçe kapı vuruluyor. Aksak ritmle ve sinir bozucu şekilde…
Devamını oku…

Yazdır Yazdır

alengirli bir iş için dişli bir kiracı aranıyor

04 Şubat 2009 tarihinde yayınlandı. Kategori: hikâye

Hayatta her zaman sakin olmak gerekmeyebilir. Yani herkese karşı sakin olunması gerekli olmadığı gibi, bazen özellikle sukûnetle yaklaşılmaması gereken şahıslarla da karşılabilir insan. Böyle durumlarda insanın içinin içini yemesindense, karşısındakinin siniriyle uğraşmaya başlamasının elzem olduğunu düşünüyorum. En azından ben bunu yapmayı tercih ediyorum. İnfilak edeceksem de bunu birinin üzerinde gerçekleştiriyorum. Bir nevî psikolojik intihar bombacılığı.
Devamını oku…

Yazdır Yazdır

şeşbeş ile hepyek

02 Aralık 2008 tarihinde yayınlandı. Kategori: hikâye

“Asla” diye bağırmış bulundu, kimin başlayacağını belirleyen o tek zar atışını kazanmanın içten sevincini yaşarken.

“Neye asla?” diye sordu beriki.

“Genel olarak” diye yanıtladı diğeri zarları alırken. İkinci zarın tavlada kalmasından hoşlanmamıştı. Rakibinden çekip almayı tercih ederdi. “Arada sırada ‘asla’ diyerek prensip antrenmanı yapıyorum”. Şeş-ü dü gelmişti. Bir pulu yukarıdan kendi köşesine yaklaştırdı, ikiyi içeriden oynadı. Niye böyle yaptığını bilmiyordu.

Devamını oku…

Yazdır Yazdır

içimdeki…

01 Eylül 2008 tarihinde yayınlandı. Kategori: hikâye

Evhamlıyım. Sürekli bende bir şeylerin yanlış gittiğinden şüpheleniyorum, ama doktora gitmiyorum. Doğrusu, doktora gitmekten korkuyorum, daha doğrusu bana neyimin olduğunu söylemesinden. Evet, ev yapımı evhamlarla çıldırmak daha zevkli değil ama yine de idare edilebilir bir tarafı var. Evham dalga dalga gelir, herşeyin kötü gittiğini hissedersin, endişelenirsin, “aman canım iyiyimdir” dersin, geçer, sonra yine gelir. O aradaki boşluklarda nefes alırsın ki kendini bir sonraki dalgaya hazırlayabilesin. Böyle anlatınca zor geliyor biliyorum ama bisiklete binmek gibi, bir kere oturtunca sorun olmuyor.
Devamını oku…

Yazdır Yazdır