dağhan kimdir?

Merhaba ben Dağhan. Bu kadarını zaten biliyorsunuz.

Usûl gereği burada kendi öz yaşam öykümü anlatmam gerekiyor. Çok bayıldığım bir iş değil ama âdet yerini bulsun. Vaktinde bir tane yazmıştım, eskidi, atmadım, duruyor, burada.

Tâ en başa dönerek başlamak gerekirse, ki gerekir, 1981 yılının Ocak ayında İstanbul’da doğdum. Annemin bana 12 Eylül döneminde hamile olmasının ve hastaneye gittiğimizde sokağa çıkma yasaklarının sürüyor olmasının yaşadığım hayata bakışıma etkisi çoktur bana sorarsanız. Yani hamileyken kitap yakma, atma, saklama; hastaneye kelle koltukta gitme gibi uğraşların çocuğa olumlu etki yaptığını kanıtlayan birileri çıkarsa belki tekrar tartışırız bu konuyu. Velhasıl-ı kelâm, bir travmanın ortasına doğduk, eşek kadar adam olduk, bir baktık ki hâlâ atlatılamamış o travma. Kramp’ın dediği gibi hâlâ birbirimizin yüzüne bakamaz vaziyette yaşıyoruz.

Fatihliyim, ilkokulu orada, Fatih İlkokulu’nda okudum; annem, teyzelerim, kuzenlerim ve ablalarım gibi. Tüm aile elli seneden fazla yaşadık Fatih’te, benim ilkokulu bitirmemle taşındık. İstanbul’un en muhafazakar yerlerinden birinde yalnızca kadınlardan oluşan bir aileyle (babam ben dört yaşındayken olay yerini terk etti zira) yaşamaktan da çok şey öğrenmişimdir. Bir kere insanların birbirlerine karşı tahammülsüz olabileceğini öğrendim, bir de hâlâ bir arada yaşamak zorunda olduğumuzu. İlginçtir, aynı tahammülsüzlüğü daha sonra Moda’da yaşarken bu kez tam tersi bir hayatı yaşayan insanlarda da gördüm. Türkiye’de yaşıyorsanız ve bir şeylere fanatikçe bağlı değilseniz ister istemez arada sıkışırsınız.

Kadınlardan müteşekkil ailemin bana öğrettiği şeylerden biri de spor sevgisidir. 1986 Meksika Dünya Kupası, aynı yıllardaki Wimbledon Tenis Turnuvaları, artistik patinaj, 1988 Seul Olimpiyatı; özetle TRT ne veriyorsa biz hep beraber ve huşu içinde izledik hepsini. Sanıyorum bugün yaptığım işi bu kadar seviyor olmamın nedeni bu. Küçücük fareli evimizde, kocaman sıcak bir aile olduğumuz günleri hatırlatıyor bana.

İlkokul bitince ben Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi’ni kazandım, biz de taşındık. Bakırköy’de oturuyorduk ama hayatımın her günü Beşiktaş’ta geçiyordu, bugüne kadar de hiç değişmedi bu. Zaten aileden gelen Beşiktaşlılık o günlerde iyice derinleşti. Fulya’da antrenman seyrettiğimiz, Akaretler’de yeni transferlere laylay çektiğimiz, maç için para biriktirdiğimiz, İnönü’nün duvarlarına ispirtolu kalemle bir şeyler karaladığımız günlerdi. Sanırım ergenlik çağı fanatik olmak için en iyi yaş; her şeyden önce o dönemde ne yaparsanız yapın hayatınız çok daha iyiye gitmiyor, ikincisi fanatiklik daha büyük yaşta çok sırıtıyor insanın üzerinde.

Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi’nde geçen yedi yılı nasıl özetlersem özetleyeyim eksik olacak. On bir yaşında girip on sekiz yaşında çıktığınız bir yeri nasıl kısaca anlatabilirsiniz ki? Kuşkusuz orada çok şey yaşadım; ilk kalıcı arkadaşlıklar, ilk aşk, ilk öpücük, ilk gitarım, ilk bas gitarım, ilk konserim, ilk yazılarım, çıkardığım ilk fanzin, ne ararsanız. Tek satırda geçmek ayıp belki ama daha uzun yazmak da en az o kadar zor. Çok güzeldi o yıllar. Okul bittiği gün özlemeye başladım, hâlâ özlüyorum.

Lise bitince Yıldız günlerine virgül konuldu, Ortaköy günleri başladı. Galatasaray Üniversitesi’nde yalnız ama besleyici altı yıl geçirdim. Üniversite yılları insanın hayata bakışını çok sağlamlaştırıyor. Belki öyle festivalden festivale koşturup çimenlerde yayıldığım bir altı yıl olmadı ama hem mesleki anlamda, hem hayat anlamında çok şey öğrendim. Bu arada yurt dışında gazetecilik eğitimi nasıl yapılıyor diye çok merak ediyordum, bir ara Bordeaux III Üniversitesi’ne gidip öğrenme fırsatım oldu. Sesimle ilgili bir iş yapmamı bana ilk söyleyen de oradaki radyo hocamdı. Belki de “şu sesine bir şey yap” demiştir de ben yanlış anlamışımdır, bilmiyorum.

Türkiye’ye dönüşte, tam da İstanbul’da bombaların patladığı zamandı, yabancı basın-yayın organlarının muhabirlerine asistanlık yapmaya başladım. Olaylar durulunca, işler de duruldu, ben de bunalıma girdim. Derken internette Eurosport’un ilânını gördüm, “beni almazlar” dedim, aldılar, bir hatadır yaptılar. Beni şaşırtan bu hatayı beş yıldır yapıyor olmaları. Beş bin saatten fazla canlı yayınım oldu, hâlâ kimse “ne yaptığını sanıyorsun?” demedi, çaktırmayın. Üstüne bir de 2010’da Eurosport’un internet sitesinin, yani bunun başına getirdiler. “Seksi resimleri için tıklayınız”la “Ahtapot Birol’un tahminleri” skalasında gidip gelen rakipler arasında doğru düzgün habercilik yapmaya uğraştık, ben Ekim 2011’de görevimden istifa edip televizyona dönene kadar yaptıklarımız umarım olmuştur.

Şu son beş yılda başka neler yaptım? Yazarlık yapmaya başladım. Futbol Federasyonu’nun dergisi TamSaha’da üç yıldır aralıksız yazıyorum, yazılarımı buraya da koyuyorum incelemek isterseniz. 1907 Derneği’nin Fenerbahçe tarihi kitabı Asr-ı Fener’in yarısına yakınını yazdım, Fenerbahçeli değilim ama keyifliydi büyük ölçüde, dernek yetkililerinin Lefter’le görüşmemizi malum nedenden dolayı engellemesinin dışında. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde yüksek lisans tezimi verdim, konusu “1970’ler sonrası Türkiye’de ve İngiltere’de Futbol Taraftarlığının Dönüşümü”. Şu an o tezi kitaplaştırmaya çalışıyorum. Bunun dışında bu sitede yayımladığım hikâyelerim var, hatta biri Notos’ta da yayımlandı. Ayrıca artık basılmasından umudu kestiğim bir kısa romanım var, ne yapsam bilmediğim. Bunun dışında Mehmet Ali Gökaçtı’nın “Bizim İçin Oyna” isimli kitabının editörlüğünü Tanıl Bora’yla beraber yaptık. Bir de Açık Radyo’da Pankart isimli bir punk-tarih programı yaptım. Sevdiğim müzikleri çalıp, işçi sınıfının tarihinden bahsetmek beni mutlu etti. Aynı şekilde işçi çocuğu olmaktan, onurumla ve emeğimle yaşıyor olmaktan gurur duyuyorum. Umarım zaman beni mahcup etmez. Zaten bunları yazıyor olmamın nedeni, bir gün beni ben yapan şeylere sırt çevirirsem yüzüme vurulabilmesi için yazılı bir şey kalmasını istemem. Bir gün hesap verme ihtimalinin olması kadar insanı yola getiren bir şey yoktur.

Yaptıklarımı art arda sıralayınca sanki her şey pürüzsüz, mükemmel gidiyormuş gibi gözüküyor. Oysa benim de hayatım burnumu suyun üzerinde tutma mücadelesinden başka bir şey değil, zaten hepimizin öyle değil mi? Bazen yapmak istediklerimi yapabiliyorum, çoğu zaman yapmak istediklerim için bedeller ödüyorum, bazen de yapmak istediklerimi hiç yapamıyorum. Başardıklarımdan keyif alıp, asıl yenilgilerimden öğreniyorum ne öğreniyorsam.

Otuz ikinci yılını idrak ettiğim şu hayata dönüp baktığımda mutluyum. Memnun muyum, değilim, hiç olmadım, olmamanın insanı görmediği yerlere götürebileceğine inanıyorum. Ama olduğum kişi olabilmek de beni mutlu ediyor, çünkü bu bir mücadele, kendiniz olabilmek için ağır faturalar ödüyorsunuz. Sürekli tırmalamanız gerekiyor.

Kendi hâlinde bir adamın kendini kaybetmeden arkasında küçük de olsa bir iz bırakma mücadelesidir bu hayat. Buraya kadarki tırmık izlerini okudunuz. Buradan sonra ne olacağını hep beraber görürüz.