<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd"
xmlns:rawvoice="http://www.rawvoice.com/rawvoiceRssModule/"
>

<channel>
	<title>daghaniraknoktakom</title>
	<atom:link href="http://www.daghanirak.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.daghanirak.com</link>
	<description>daghaniraknoktakom - Dağhan Irak kişisel web sitesi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2012 11:54:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
<!-- podcast_generator="Blubrry PowerPress/2.0.4" -->
	<itunes:summary>daghaniraknoktakom - Dağhan Irak kişisel web sitesi</itunes:summary>
	<itunes:author>daghaniraknoktakom</itunes:author>
	<itunes:explicit>no</itunes:explicit>
	<itunes:image href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/powerpress/itunes_default.jpg" />
	<itunes:subtitle>daghaniraknoktakom - Dağhan Irak kişisel web sitesi</itunes:subtitle>
	<image>
		<title>daghaniraknoktakom</title>
		<url>http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/powerpress/rss_default.jpg</url>
		<link>http://www.daghanirak.com</link>
	</image>
		<rawvoice:location>Istanbul</rawvoice:location>
<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>Aziz Yıldırım&#8217;ın savunması ve bir mikro-ulusun kurgulanmış tarihi</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/aziz-yildirimin-savunmasi-ve-bir-mikro-ulusun-kurgulanmis-tarihi/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/aziz-yildirimin-savunmasi-ve-bir-mikro-ulusun-kurgulanmis-tarihi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2012 11:54:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[sportif meseleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=2040</guid>
		<description><![CDATA[Ulusçu tarih anlayışıyla yetiştirilmiş bir insan topluluğunun takıntı derecesindeki her zaman haklı olma ihtiyacı ve bunun için geliştirdiği savunma mekanizmaları (inkâr ve karşı saldırı) birer “mikro-ulus” olarak tanımlayabileceğimiz futbol kulüplerinin taraftlarlarına ister istemez doğrudan etki eder. Şu söylenebilir; futbol taraftarlarının olaylar karşısındaki tavrı, içselleştirilmiş inkâr ve fanatizm duyguları temelini altı yaşından itibaren gerçekleşen kesintisiz beyin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/aziz-yildirimin-savunmasi-ve-bir-mikro-ulusun-kurgulanmis-tarihi/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>Ulusçu tarih anlayışıyla yetiştirilmiş bir insan topluluğunun takıntı derecesindeki her zaman haklı olma ihtiyacı ve bunun için geliştirdiği savunma mekanizmaları (inkâr ve karşı saldırı) birer “mikro-ulus” olarak tanımlayabileceğimiz futbol kulüplerinin taraftlarlarına ister istemez doğrudan etki eder. Şu söylenebilir; futbol taraftarlarının olaylar karşısındaki tavrı, içselleştirilmiş inkâr ve fanatizm duyguları temelini altı yaşından itibaren gerçekleşen kesintisiz beyin yıkamadan almaktadır. Bu nedenle ulusçu tarih anlayışını eşelemekte fayda var. Örgün tarih eğitiminin Türkiye halkının maruz kaldığı en sürekli propaganda olduğunu düşünürsek, bunun genel algıya etkisini ve futbol taraftarlığına yansımasını yadsıyamayız. Dahası, Şike Davası&#8217;nda taraftarların aldığı tutumları çözümlemede ulusçu tarihin yöntemlerini anlamış olmanın yardımı büyük olacaktır.<br />
<span id="more-2040"></span><br />
Benedict Anderson&#8217;un tanımından gidersek, “Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur. Kendisine aynı zamanda hem egemenlik, hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.”<sup>[<a href="#source1" class="footnoted" id="to-source1">1</a>]</sup> Burada “hayal edilmiş”ten kasıt şu; ulusun bireyleri ulusun oluşturduğu bütünlüğü tanımayacak olsalar bile o bütünlüğün hayalini yaşamaya devam ederler. Biraz daha anlaşılır olması için Vamık Volkan ve Norman Itzkowitz&#8217;in “çadır” benzetmesinden devam edelim. Buna göre, ulus bir çadırdır, tüm bireyleri kapsayan ortak “iyi”dir. “Seçilmiş travma ve zaferler”in bir araya getirdiği bireyler normal koşullarda bu çadırın altında normal hayatlarını sürdürmeye devam ederler; herhangi bir tehdit anında ise bu bireyler çadırı sağlam tutmak adına çadırın direğine yaklaşıp ortak hareket sergilerler.<sup>[<a href="#source2" class="footnoted" id="to-source2">2</a>]</sup> Bu alegoride tehdit algısına verilen özel önem, bir “mikro-ulus” olarak Fenerbahçeliler&#8217;in son dönemde sergilediği tutum ve tavırları açıklamakta epeyce faydalı. Ama onu şimdilik bir kenara koyup, ulusçu tarih konusunda bize faydalı olacak kısma, yani “seçilmiş travma ve zaferler”e konsantre olalım.</p>
<p>Yine Volkan ve Itzkowitz&#8217;ten devam edersek, “Hem seçilmiş zaferler, hem de seçilmiş travmalar çocuk tarafından anne sütünü içer gibi içe atılır. &#8230;Bunlar etnik kimlik duygusunu sarsılmaz bir şekilde biçimlendirirler.”<sup>[<a href="#source3" class="footnoted" id="to-source3">3</a>]</sup> Yani şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; eğer ulus hayal edilmiş bir cemaatse, ulusçu tarih de “seçilmiş” yani kurgulanmış bir tarihtir. Sonuçtan, yani sınıfsal ayrımlardan azade kaynaşmış bir ulusun ortaya çıkmasından kendisine belirlediği başlangıç noktasına döner ve arayı eldeki tarihi verilerden ya da tevatürlerden oluşan “seçilmiş” bir kolajla doldurur, . Ezeli ve ebedi bir “ulusal kültür” için tarihin devamlılığı gerekir. Ulusçu tarihin amacı, Herkül Millas&#8217;ın dediği gibi “ulusal ideolojiye yaraşır bir ulusal tarih yaratmak ve ulusal ideolojiyi güçlendirmektir.”<sup>[<a href="#source4" class="footnoted" id="to-source4">4</a>]</sup></p>
<p>Bunun günümüze ve Aziz Yıldırım&#8217;ın mahkemedeki savunmasına nasıl yansıdığına gelirsek&#8230; Aziz Yıldırım&#8217;ın mahkemede sunduğu ve özellikle 1908-1950 arasındaki döneme, yani modern Türkiye tarihi&#8217;nin (ve Fenerbahçe tarihinin) başlangıç noktasından tek parti döneminin bitişine (ve Fenerbahçe&#8217;deki Şükrü Saracoğlu başkanlık döneminin bitişine) kadar yaptığı referanslar, ulusçu tarihin kurgu merakına pürüzsüz bir örnekti.</p>
<p>Aziz Yıldırım, savunmasına soruşturma sürecinde uğradığı kişisel hak ihlâllerini -yerden göğe haklı olarak- sayıp dökerek başladıktan sonra on dördüncü paragraf itibarıyla Fenerbahçe Spor Kulübü&#8217;nün tarihinden bahsetmeye başladı.<sup>[<a href="#source5" class="footnoted" id="to-source5">5</a>]</sup> Dilerseniz buradan sonrasını çözümleyerek gidelim.</p>
<p>Aziz Yıldırım, 14.-17. paragrafta 1907 yılında bir genç tarafından kurulan takımın dört sene içinde yenilmez bir şampiyona dönüştüğünü ve Altıyol&#8217;daki lokalin kiralandığını anlatırken, bunun nasıl ve kimin sayesinde olduğunu söylememeyi tercih ediyor. Aziz Yıldırım&#8217;ın “seçki”sine girmeyen kısmı dolduralım. Fenerbahçe ilk kurulduğu yıllarda ciddi maddi sıkıntılarla yüz yüze kalmış, 1909&#8242;da kulübün temel direklerinden antrenör Dalaklı Hüseyin ve Horace Armitage Kadıköy kulübüne geçerken, Fenerbahçe&#8217;nin “adı ve renkleri tarihe karışacak şekilde” Üsküdar kulübüyle birleşmesinin önüne son anda geçilmişti.<sup>[<a href="#source6" class="footnoted" id="to-source6">6</a>]</sup> Dağılmanın eşiğine kadar gelen Fenerbahçe&#8217;nin imdadına İttihat ve Terakki yetişmiş, İttihatçı Elkatipzade Mustafa Bey&#8217;in ardından örgütün önde gelenlerinden Fuat Hüsnü Bey, kardeşi Galatasaray üyesi Hamit Hüsnü Bey ve Mustafa Kemal&#8217;in Fenerbahçe ziyaretinde kendisine nezaret edecek olan Sabri Bey kulübe üye olmuştu<sup>[<a href="#source7" class="footnoted" id="to-source7">7</a>]</sup>. Aynı şekilde Altıyol&#8217;daki lokal de bizzat Elkatipzade tarafından kiralanırken, Osmanlı şehzadelerinden Osman Fuat Bey de kulübe fahri başkan yapılmıştı. Aziz Yıldırım, Fenerbahçe ulusu aylardır kulübe yapılan siyasi müdahalelerden şikayet ederken kulübün tarihindeki ilk başarıların İttihat ve Terakki örgütünün ve saray şehzadelerinin tam himayesi altına girildikten sonra geldiğinden herhalde bahsetmek istemedi.</p>
<p>Yıldırım, 18. paragrafta 1920&#8242;lere gelerek 1923&#8242;te oynanan ve hem Fenerbahçe, hem Türk spor tarihçiliğinin ulusçu yazıcılığının sarsılmaz mitlerinden General Harrington Kupası&#8217;ndan bahsediyor. Ulusçu spor tarihçileri tarafından yere göğe sığdırılamayan ve bir Sovyet propaganda harikası olan II.Dünya Savaşı&#8217;ndaki Dinamo Kiev&#8217;in Naziler&#8217;i yendiği “ölüm maçı”na benzer bir anlatıyla aktarılan bu maçın, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında, aylardır lig maçı oynayan Fenerbahçeli futbolcularla, kadrosunda dört kişi dışında futbolcu bulunmayan, beş yıldır ailelerinden uzak kalmış ve her an gelebilecek terhis haberini bekleyen işgal askerleri arasında oynandığını Aziz Yıldırım&#8217;ın bilmesini beklemek tabii haksızlık olur, hele ki Türkiye&#8217;de spor tarihi yazmış hemen hemen herkes bu gerçeği “seçmemeyi” tercih ederken.</p>
<p>Aziz Yıldırım, bir sonraki paragrafta ani bir kronolojik dönüş gerçekleştirerek, 1918&#8242;de Mustafa Kemal&#8217;in kulübe yaptığı ziyaretten ve işgal dönemindeki maçlardan bahsediyor. Mustafa Kemal&#8217;in ziyareti, o değeri tartışılmaz General Harrington zaferinden beş sene önce gerçekleşmişken bunu sanki tam tersiymiş gibi anlatmanın yarattığı anakronizmi de, içerdiği ajitasyonu da burada tartışmaya gerek yok.</p>
<p>Aziz Yıldırım, 21. paragrafa ulaştığında, kulüp sitesindeki savunma metninde büyük ve koyu harflerle vurgulanan sadede geliyor. Bu sadet dediğimiz, aynı zamanda geride kalan bölümde ulusçu tarih yazıcılığının varmayı hedeflediği amaca da işaret ediyor; <em>“Benim ve değerli yönetici arkadaşlarımın itham edilmesinin nedeni kanaatimce yüz yıldan bu yana Fenerbahçe’nin sürdürdüğü bu temiz, ülke sever ve <strong>ATATÜRKÇÜ YOLDA BİZ FENERBAHÇELİLERİ ÇEVİRME GAYRETİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.</strong>”</em></p>
<p>Bu noktada Aziz Yıldırım&#8217;ın tahayyül ettiği Fenerbahçe ulusunun ülküsünün Atatürkçülük olduğunu öğreniyoruz. Bunu Aziz Yıldırım Fenerbahçeliği&#8217;nin “ezeli ve ebedi haklılık” kaynağı olarak not alalım. Yalnız ilginçtir ki bu ülkü, tâ 1907 yılından, yani Mustafa Kemal Şam&#8217;daki 5. Ordu&#8217;da Lüfti Müfit Bey&#8217;in yanında staj yaparken<sup>[<a href="#source8" class="footnoted" id="to-source8">8</a>]</sup> başlıyor. Tabii Fenerbahçe ulusunun geçmişinden geleceğin sonsuzluğuna uzanan ebedi Atatürkçülüğü söz konusuyken, üç-beş ya da on beş yılın hesabını yapmıyoruz.</p>
<p>Yine de Aziz Yıldırım 22. paragrafta 1940&#8242;lardaki Şükrü Saracoğlu başbakanlığına atlarken, biz onun bahsetmekten imtina ettiği yıllara yani Fenerbahçe&#8217;nin ezelden beri takipçisi olduğu Atatürk&#8217;ün devlet başkanlığı yıllarına gidelim. Aziz Yıldırım&#8217;ın “seçmediği” kısımda, Erken Cumhuriyet kadrolarının Fenerbahçe&#8217;yle arasının çok da iyi olduğu söylenemez. Cumhuriyet kurulduğu tarihte Fenerbahçe başkanı olan Ömer Faruk Bey&#8217;in Osmanlı hanedanı üyesi olduğu için sürgün edilmesini, eski başkanlardan Doktor Nazım Bey&#8217;in ise Mustafa Kemal&#8217;e düzenlenen İzmir Suikasti&#8217;nde dahli olduğu gerekçesiyle idam edilmesini futbolla alakasız olaylar olarak ayrı bir kenara koyalım. Ancak 1924 yılında bir Galatasaray maçı sonrasında çıkan ihtilafta Fenerbahçe&#8217;nin Futbol Federasyonu&#8217;yla bağlarını kopararak ligten çekilmesini ve milli takımın Sovyetler Birliği turnesini boykot etmesini herhâlde hatırlamak gerekir<sup>[<a href="#source9" class="footnoted" id="to-source9">9</a>]</sup> 1930&#8242;larda ise Türkiye&#8217;de spor yönetimi Nazi Almanyası&#8217;nın spor bakanı ve 1936 Berlin&#8217;deki meşhur “propaganda Olimpiyatı”nın mucidi Carl Diem gibi isimlerin katkısıyla Avrupa&#8217;daki otoriter rejimler model alınarak yeniden şekillendirildiğinde<sup>[<a href="#source10" class="footnoted" id="to-source10">10</a>]</sup>, Fenerbahçe&#8217;nin zaten spor hayatında öncü bir rol üstlenmesi mümkün değildi. Zira, hem 1932-36 arası oluşturulan ve yurt dışı turnelerine çıkarılan Halkevleri Karması, hem de adını bizzat Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün koyduğu ve iki kez ziyaret ettiği, Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın üst düzey yetkililerinin Galatasaray&#8217;dan ayrılarak kurduğu Güneş aracılığıyla devlet sporu kendi kontrolüne alıyor ve büyük ihtimalle de Naziler&#8217;in Schalke 04 projesine benzer bir futbol projesi yaratmaya çalışıyordu. Bu noktada özellikle 1930&#8242;ların başında hem Galatasaray&#8217;a, hem Fenerbahçe&#8217;ye devletin tutumu oldukça sertti; belli ki kendi kurdukları kulübe bu kadar popüler rakipler istemiyorlardı. İş, 1934&#8242;te yine olaylı bir Galatasaray maçı sonrası milletvekili Halit Bayrak&#8217;ın Fenerbahçe&#8217;nin kapatılmasını talep etmesine kadar vardı. Fenerbahçe, bu olay sonrasında yirmi yıl önce yaptığı gibi yine siyasi iktidarın himayesine girmek zorunda kaldı. 1929 yılında Adalet Bakanı iken gözden düşen İttihatspor&#8217;un elinden sahasını alarak Fenerbahçe&#8217;ye veren Şükrü Saracoğlu kulübe başkan yapıldı. Tıpkı Elkatipzade&#8217;nin gelişinde olduğu gibi bu siyasi himaye Fenerbahçe&#8217;nin talihini değiştirdi ve bugün hâlen kullanmakta olduğu stadın arazisinin mülkiyetini de kazandırdı. Bu stadyum meselesinin Aziz Yıldırım&#8217;ın savunmasında bahsi geçmese de, Fenerbahçe ulusunun resmi tarihinde saklandığını söylemek haksızlık olur.<sup>[<a href="#source11" class="footnoted" id="to-source11">11</a>]</sup></p>
<p>Aziz Yıldırım, Fenerbahçe&#8217;nin “seçilmiş” tarihini anlatmaya 23. paragrafta son verirken kulübe hizmet veren kimi başkanları sayıyor. Tam listesi Ali Naci Karacan, Sayit Selahattin Cihanoğlu, Ali Muhittin Hacı Bekir, Osman Kavrakoğlu, Medeni Berk, Faruk Ilgaz, Şükrü Saracoğlu, Zeki Rıza Sporel olan bu isimlerden Kavrakoğlu&#8217;nun başkanlık döneminde iktidardaki Demokrat Parti&#8217;nin milletvekili, Medeni Berk&#8217;in 1960 Darbesi&#8217;ne kadar başbakan yardımcısı, Faruk Ilgaz&#8217;ın Adalet Partisi&#8217;nin iktidar döneminde İstanbul il başkanı, Şükrü Saracoğlu&#8217;nun CHP iktidarında başbakan ve Zeki Rıza Sporel&#8217;in yine iktidar döneminde Demokrat Parti milletvekili olması hâliyle ilginçtir. Daha ilginci ise Aziz Yıldırım&#8217;ın siyasi himayenin yapı taşlarını bir bir sayarken, spor kökenli “Yavuz” İsmet Uluğ&#8217;u unutması olabilir.</p>
<p>Aziz Yıldırım&#8217;ın “Fenerbahçe Cumhuriyeti”nin “seçilmiş” tarihini yazarken yaptığı ayıklamaları ve tahrifatı bu kadar derinlemesine inceleme nedenimiz, bunun tek ve daha önce rastlanmamış olması değil. Aksine, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından altı cilt olarak hazırlatılan Türkiye Futbol Tarihi külliyatı incelendiğinde, bu ülkede futbolun yönetici kurumu Türkler&#8217;in ayağına daha top değmeden yıllar önce bugün gökdelene dönüştürülmeye çalışılan Alsancak Stadyumu&#8217;nun arazisindeki sahada binlerce kişinin izlediği Olimpiyat benzeri yarışmalar ve futbol turnuvaları düzenleyen İzmirli Rumlar&#8217;ın yok sayıldığı, Türkiye&#8217;de futbol etnik Türkler üzerinden anlatılarak bu ülkenin spor kültürüne hizmeti geçen azınlıklara karşı nasıl bir ayrımcı tutum takınıldığı görülecektir. Diğer spor kulüpleri hakkında yazılmış herhangi başka bir tarih kitabında da ulusçu tarih anlayışının kurguya dayanan anlatısına rastlanabilir. Hatta diyebiliriz ki, birkaç çok kıymetli eser dışında hemen her çalışma, Türkiye&#8217;deki neredeyse bu tek tarih akımının tuzaklarına düşmüştür.</p>
<p>Aziz Yıldırım&#8217;ın savunmasını incelenmeye değer kılan, “mikro-ulus” olarak farzedilebilecek kulüplerin tarihlerinin nasıl bilinçli bir şekilde ulusçuluğun “seçilmiş travmalar ve zaferler” takıntısına kurban edildiğidir. Bu kuşkusuz o “bir harekette sokağa dökülecek” halk kitlelerinin motivasyonunu yükseltmeye, onları “kulüp milliyetçiliği”nin hisleriyle doldurmaya yönelik kasıtlı bir stratejinin ürünüdür.</p>
<p>Bu noktada şunu sormak gerekir. Bu işin ucunda nasıl bir amaç vardır ki, milyonlarca insanı fanatizmin kollarına atmak böylesine mümkün olabilmektedir? Şu son altı ay içinde hiçbir zaman olmadığı kadar fanatizme ve izansızlığa teslim olmuş futbol ortamına böylesi bir hoyratlıkla nasıl gaz verilebilmektedir? Bu kontrol edilemez enerji istenmeyen olaylara sebebiyet verirse bunun önüne kim geçebilir?</p>
<p>Aziz Yıldırım&#8217;ın savunmasında kurguladığı tarih yazıcılığı kritiktir; çünkü zaten ulusçu tarihin ulus-devletin yaptığı gelmiş geçmiş tüm yanlışları sistematik olarak akladığı, inkâra ve karşı saldırıya dönüştürdüğü bu ülkede, o korkunç sorumsuzluk anlayışının halkın en popüler eğlencesini kaplamasına neden olmaktadır. İnsanların oluşturduğu her yapıda kaçınılmaz olarak olabileceği gibi Fenerbahçe&#8217;nin tarihinde de pürüzler, sıkıntılar, yanlış kararlar olabileceği ihtimalini, sırf kendi haklılığını sağlama almak adına yok saymakta, Fenerbahçe&#8217;nin tarihi boyunca yaptığı her şeyin doğru olduğunu iddia etmektedir. Eğer bu ülkede futbol taraftarları, ezeli ve ebedi bir haklılığın gölgesine sığınırsa, zaten fanatizmle doldurulan kitleleri yanlış yapmaktan ne koruyabilir? İşte bu soruya cevap verebildiğimiz ölçüde güvenli ve sağlıklı bir futbol ortamından bahsedebiliriz.</p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=2040">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/aziz-yildirim-beraat-etmeli/" rel="bookmark" class="crp_title">Aziz Yıldırım beraat etmeli!</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/onumuzdeki-sezonun-inandiriciligi-yok/" rel="bookmark" class="crp_title">Önümüzdeki sezonun inandırıcılığı yok</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/maskeli-balo/" rel="bookmark" class="crp_title">Maskeli balo&#8230;</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/diyet-borcunuz-hayirli-olsun/" rel="bookmark" class="crp_title">Diyet borcunuz hayırlı olsun!</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/yenilmez-armada-nedir/" rel="bookmark" class="crp_title">&#8220;Yenilmez Armada&#8221; nedir?</a></li></ul></div>
<ol class="footnotes">
	<li class="footnote" id="source1"><strong><sup>[1]</sup></strong> Benedict Anderson, “Hayali Cemaatler”, Metis, 1993, s.20 <a class="note-return" href="#to-source1">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source2"><strong><sup>[2]</sup></strong> Vamık Volkan – Norman Itzkowitz, “Türkler ve Yunanlılar”, Bağlam, 2002, s. 20-26 <a class="note-return" href="#to-source2">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source3"><strong><sup>[3]</sup></strong> Vamık Volkan – Norman Itzkowitz, “Türkler ve Yunanlılar”, Bağlam, 2002, s. 24 <a class="note-return" href="#to-source3">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source4"><strong><sup>[4]</sup></strong> Herkül Millas, “Yunan Ulusunun Doğuşu”, İletişim, 1994, s.22 <a class="note-return" href="#to-source4">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source5"><strong><sup>[5]</sup></strong> Savunma metni için: http://www.fenerbahce.org.tr/fb2008/detay.asp?ContentID=28044 <a class="note-return" href="#to-source5">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source6"><strong><sup>[6]</sup></strong> Rüştü Dağlaroğlu, Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi: 1907-1957, s.17 <a class="note-return" href="#to-source6">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source7"><strong><sup>[7]</sup></strong> Mehmet Ali Gökaçtı, Bizim İçin Oyna, İletişim, 2008, s.37-50 <a class="note-return" href="#to-source7">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source8"><strong><sup>[8]</sup></strong> Celal Erikan, “IV. Suriye&#8217;de Başlayan Görev”, Komutan Atatürk, İş Bankası Yayınları, 2006, s.61-67 <a class="note-return" href="#to-source8">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source9"><strong><sup>[9]</sup></strong> Mehmet Ali Gökaçtı, Bizim İçin Oyna, s.92. <a class="note-return" href="#to-source9">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source10"><strong><sup>[10]</sup></strong> Yiğit Akın, ‘Not Just A Game’: Sports and Physıcal Educatıon in Early Republican Turkey (1923-51) , Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü, 2003, s. 58 <a class="note-return" href="#to-source10">&#x21A9;</a></li>
	<li class="footnote" id="source11"><strong><sup>[11]</sup></strong> http://www.fenerbahce.org.tr/fb2008/detay.asp?ContentID=27206 <a class="note-return" href="#to-source11">&#x21A9;</a></li></ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/aziz-yildirimin-savunmasi-ve-bir-mikro-ulusun-kurgulanmis-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aziz Yıldırım beraat etmeli!</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/aziz-yildirim-beraat-etmeli/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/aziz-yildirim-beraat-etmeli/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 17:45:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[sportif meseleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=2035</guid>
		<description><![CDATA[Aziz Yıldırım şu anda devam eden “şike davası”ndan beraat etmeli, diğer tüm sanıklarla beraber. Çünkü ilk tutuklandığı günden itibaren kişisel ve adil yargılanmaya dair hakları ihlal edildi. Şahsi bilgileri gazetelere sızdırıldı, itibarını kötüleyecek yayınlar yapılmasına izin verildi, tutukluluk bir yıldırma ve cezalandırma yöntemi olarak kullanıldı, üstelik sağlık durumununun kötüleşmesine rağmen. Türkiye, 1959-2010 yılları arasında Avrupa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/aziz-yildirim-beraat-etmeli/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>Aziz Yıldırım şu anda devam eden “şike davası”ndan beraat etmeli, diğer tüm sanıklarla beraber. Çünkü ilk tutuklandığı günden itibaren kişisel ve adil yargılanmaya dair hakları ihlal edildi. Şahsi bilgileri gazetelere sızdırıldı, itibarını kötüleyecek yayınlar yapılmasına izin verildi, tutukluluk bir yıldırma ve cezalandırma yöntemi olarak kullanıldı, üstelik sağlık durumununun kötüleşmesine rağmen. Türkiye, 1959-2010 yılları arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;nde “adil yargılanma hakkının ihlâli”, “uzun tutukluluk süresi” ve “sürecin gereksiz uzaması” gibi suçlardan tam 1139 kez mahkum oldu. Son on yılda bu suçlarda açık ara Avrupa birincisi. Bir devletin hiçbir yurttaşına bunları yapma hakkı yok. Eğer savcılar yargı önüne çıkardıkları insanların suçlu olduğundan bu kadar eminseler, bu süreçler kuralına göre işleyecek. Aksi takdirde verilecek hiçbir mahkumiyet kararı meşru değil. O yüzden baştan şunu bir kenara yazalım; Aziz Yıldırım adil yargılanmıyor ve bu nedenle bu davadan aleyhine çıkacak hiçbir sonuç vicdani olarak tatmin edici olmayacak. Bu tabii ki yıllardır cezaevlerinde mahkeme bekleyen yüzlerce sanık için de geçerli. Bu tüm yurttaşların adalet önündeki hakkı, Aziz Yıldırım&#8217;ın da.<br />
<span id="more-2035"></span><br />
Diğer taraftan Aziz Yıldırım&#8217;ın adil yargılanma hakkını savunmakla Aziz Yıldırım&#8217;ı savunmayı birbirine karıştırmamak lazım. Bu süreç başladığından beri “Aziz Yıldırım propaganda timi” olarak görev yapan, entelektüel seviyelerinin de bu ayrımı yapmaya yeterli olduğunu çok iyi bildiğimiz bazı insanlar ısrarla ve kasıtlı olarak bu ikisini birbirine sokarak bir mağdur portresi çizmeye çalışıyorlar. Evet, Aziz Yıldırım&#8217;ın adil yargılanmaması onun bu davadaki mahkumiyetini gayri meşru kılar ama onu suçsuz yapmaz. Ki burada mahkeme karşısındaki yasal bir suçluluktan değil, Türkiye futbolunun geldiği şu durumdaki dahlinden bahsediyoruz. Yıldırım&#8217;ın bugün mahkemede ettiği “bir işaretimle yirmi beş milyonu sokağa dökerim” minvalindeki sözleri bile kendisinin şu fanatizme gömülmüş ortamda ne kadar kabahatli olduğunu gösterir. Kimse bunun üstünü örtmeye uğraşmasın. Tabii ki Yıldırım bu konuda tek suçlu değil. Şu soruşturma başladığından beri siyasi, sınıfsal ya da bireysel iktidar hesaplarıyla süreci manipüle edenlerden tut da, yıllardır bu çarkı döndürenlere kadar binlerce suçlu var.</p>
<p>Burada mesele şu; biz bu davanın açmazlarından sıyrılıp Aziz Yıldırım&#8217;ı ve özellikle “dört büyük” kulüpteki, federasyondaki, devletteki ortaklarını yargılayabilecek miyiz? Taraftar, futbolsever ya da adı her neyse; bir vicdan mahkemesi kurup yıllardır fiyatları sürekli artan biletler için, pazardan penye forma aldığımızda pahalı orijinal ürün almadık diye kınandığımız için, kulüp başkanlarının parayla tutup üstümüze saldığı “taraftar grupları” için, yayıncı kuruluşlardan yediğimiz kazıklar için, mafya babaları kulüp binalarına, federasyon başkanlarının odalarına kadar rahatça girip çıkabildiği için hesap sorabilecek miyiz? Yoksa her taraftar tuttuğu kulübün kodamanlarını koruyup, diğerlerinin gereğinden bile ağır cezalandırılması için mi uğraşacak? Adaleti fanatizm ve rövanşizmde mi arayacak?</p>
<p>Dürüst olmak gerekirse; futbolsever ya da taraftar dediğimiz kitlenin böyle bir yüzleşmeye girişebileceğine dair hiç umudum yok. Çünkü o yüzleşme kültürüne sahip değiliz. Nasıl olalım ki? Altı yaşından itibaren beynimiz sonunda hep bizim haklı çıktığımız tarih hikayeleriyle dolduruluyor. Hatta haklı olmasak bile başkasına hakimiyet kurmanın meşru olduğu öğretiliyor. Önce inkar et, olmadı üste çıkarsın; bize öğretilen bu. Sırtımızda ayıklanmış, hileli bir tarihin yüküyle yaşayabilmenin, aynaya bakıp da utanmamanın tek yolu bu aynı zamanda.</p>
<p>Haklı çıkamadıkça hırçınlaşan, hırçınlaştıkça mantıksızlaşan bir insan topluluğu olduk biz. Kendimize yapılmasını istemediklerimizin bin katını karşımızdakiler için istiyor, bundan hiçbir şekilde vicdan azabı duymuyoruz. Haklı çıkmak bizim için o kadar hayati, varoluşumuzun o kadar merkezinde ki, başkalarının acılarını bile araçlaştırmaktan çekinmiyoruz. Fransızlara karşı Cezayir&#8217;i, Ermenilere karşı Hocalı&#8217;yı kullan! Yarın bir gün kafayı Avustralyalılar&#8217;a takarsak Aborjinler kullanılmak üzere bizi bekliyor. Yaparız, çünkü rövanş alamazsak yüzleşmek zorunda kalırız, yüzleşirsek ölürüz.</p>
<p>Hayatını egemenlerinin yalanlarını sırtında taşıyarak geçiren insanlara, tuttukları takım gibi içten sahiplendikleri bir şeyde farklı davranıp yüzleşemedikleri için kızmak haksızlık belki de. En ufak bir yüzleşme talebinde hırçınlaşıp sağa sola saldırmalarını, insanları olmadık şeylerle itham etmelerini de anlamak lazım. Önce inkar etmeyi, sonra da karşı saldırıya geçmeyi bu insanların içine kim yerleştirdiyse, hesabını onlardan sormak lazım.</p>
<p>Zaten biz ne dersek diyelim, bir taraf Aziz Yıldırım&#8217;dan devrim kahramanı yaratacak, öbür taraf çarmıha gerilmesi için dans edecek. Bir dediğimiz onun işine gelecek, öbür dediğimiz öbürünün. Geri kalan zamanda da fatura kesilecek.</p>
<p>İnkarın ülkesinin ceza sahasında Metin Kurt kadar yalnızız harbiden. Sevmekle terk etmenin arasında un ufak olup gideceğiz.</p>
<p><iframe src="http://www.youtube.com/embed/l-qFcmSfQ2U" frameborder="0" width="420" height="315"></iframe></p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=2035">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/halinin-altinda-yer-kalmadi/" rel="bookmark" class="crp_title">Halının altında yer kalmadı</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/onumuzdeki-sezonun-inandiriciligi-yok/" rel="bookmark" class="crp_title">Önümüzdeki sezonun inandırıcılığı yok</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/maskeli-balo/" rel="bookmark" class="crp_title">Maskeli balo&#8230;</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/diyet-borcunuz-hayirli-olsun/" rel="bookmark" class="crp_title">Diyet borcunuz hayırlı olsun!</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/sevdigim-on-rebetiko-laiko-parcasi/" rel="bookmark" class="crp_title">Sevdiğim on Rebetiko-Laiko parçası</a></li></ul></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/aziz-yildirim-beraat-etmeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medyada meşhur muhalefetinin nafileliği üzerine</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/medyada-meshur-muhalefetinin-nafileligi-uzerine/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/medyada-meshur-muhalefetinin-nafileligi-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Feb 2012 10:22:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=2026</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye&#8217;nin özgürlükler bakımından son derece zor bir dönemden geçtiği, yalnızca hapisteki gazeteci rakamlarıyla bile çok rahat kanıtlanabilecek bir gerçek. Zaten siyasi iktidar ve yandaşları da bunun paniği içinde, tutuklu ya da mahkum gazetecilerin aslen gazeteci olmadıklarını kanıtlamanın telaşı içindeler. İfade özgürlüğüne bu kadar şiddetli baskının olduğu bir dönemde bir mücadele gerekliliği olduğu da muhakkak. Ancak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/medyada-meshur-muhalefetinin-nafileligi-uzerine/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>Türkiye&#8217;nin özgürlükler bakımından son derece zor bir dönemden geçtiği, yalnızca hapisteki gazeteci rakamlarıyla bile çok rahat kanıtlanabilecek bir gerçek. Zaten siyasi iktidar ve yandaşları da bunun paniği içinde, tutuklu ya da mahkum gazetecilerin aslen gazeteci olmadıklarını kanıtlamanın telaşı içindeler. İfade özgürlüğüne bu kadar şiddetli baskının olduğu bir dönemde bir mücadele gerekliliği olduğu da muhakkak. Ancak bu mücadelenin, el yordamıyla ve rastgele değil, mevcut durumu iyi tahlil ederek yapılması gerekiyor.</p>
<p>Memlekette ifade özgürlüğünün iktidar sahipleri tarafından kontrol edilebilirliği konusunda çizilen tablo, tâ yetmiş sene önce yazılan George Orwell&#8217;ın distopyası “1984”e dayandırılıyor. Yani baskıcı bir iktidar, halkı müthiş bir beyin yıkama harekâtından geçirirken, sesi çıkanları da içeri tıkıp, ümüğünü sıkıyor, muhalif tek bir ses kalmayana kadar. Orwell&#8217;ın kara ütopyasının başarısı ve Türkiye&#8217;deki baskı dönemlerine yer yer çok benzemesi şu ana kadar çok tartışıldı. Ancak en az onun kadar tartışılması gereken başka bir distopyanın yine üstünden atlıyoruz; yani Aldous Huxley&#8217;nin “Cesur Yeni Dünya”sının.</p>
<p>“Cesur Yeni Dünya”, “1984”ün izole ve tek boyutlu havasından farklı olarak, kitlelerin yönetilmek için illa baskı altında tutulmasına gerek olmadığını anlatıyor. Aksine insanların seçme özgürlüğüne sahip olduklarını sandıkları bir dünyada da onları manipüle etmek mümkün. Hatta iktidar kitleler rıza gösterdiğinde onları çok daha ağır bir şekilde sömürebiliyor. İki dünya savaşı arasındaki dönemin fazlaca etkisinde kalmış Orwell&#8217;ın aksine Huxley, bize kapitalist toplum hakkında daha fazla şey söylüyor. Her şeyden önce insanların rızasının sopadan çok, algıları şekillendirerek üretildiğini anlatıyor, ki bu çok önemli.</p>
<p>Bu rıza, safi devlet baskısıyla ya da devlet görevlilerinin manipülasyonuyla üretilecek cinsten değil. Özellikle son on yılda Türkiye’de etkili olan liberal dalga, çizdiği “ceberrut devlet” profiliyle meselenin yalnızca bir bölümüne konsantre oldu ve diğer kısmını -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- tamamen yok saydı. O yok sayılan kısım şuydu; özgürlüklere karşı duran otoriterliği, kapitalizmi irdelemeden açıklamak mümkün değil. Kitleleri sessizleştirerek ya da manipüle ederek hegemonya kuran devlet profili 1930’ları açıklamakta yeterli olabilirdi ancak 1970’lerin sonundan itibaren pek bir kullanılabilirliği kalmadı. Kaldı ki, devletin özgürlüklere karşı olan baskısını yalnızca doğrudan bir baskı olarak görmenin naifliği bir tarafa, kapitalizm de bundan soyutlanabilecek gibi değil. Kapitalizm, basit bir ekonomik sistem değil, son derece karmaşık bir güç ilişkileri manzumesi. Bu güç ilişkileri içinde otoriter bir devlete kullanabileceği pek çok aygıt sunuyor. Ezenlerin ezilenlerle olan ilişkisinin tam resmini ancak bu ilişkileri de göz önüne alarak çizebiliriz.</p>
<p>Medyayı ele alalım. Evet, medyada siyasi iktidarın rahatsız olduğu, yazmaması için doğrudan müdahale ettiği insanlar var. Ama bu medyanın bir rıza yaratma aracı olarak kullanılmasının birincil yöntemi değil. Zira bir gazetecinin işinden olması, tutuklanması ya da öldürülmesi, doğrudan tepki yarattığı için rıza yaratma konusunda çok da kullanışlı sayılmaz. Burada anahtar kelime “zorla” değil “kendiliğinden”. Otoriter bir yapının karşıtlarına yönelik zorbalığı istenen davranışı hem zahmetli bir yoldan getirir, hem de karşısındaki direnişi güçlendirir. Oysa istenen hareketin kendiliğinden ortaya çıkışını sağlarsa, istenen sonucu hem daha kolay, hem de daha “temiz” elde edebilir. Türkiye’de 1980’den beri yaşanan da bu. Farklı sektörlerdeki iş adamlarını medya sektörüne girmeleri için cesaretlendirirsiniz, gerekirse bizzat teşvik edersiniz, ileri teknolojiye ve kârlılığa ulaşmasını sağlayarak kafasındaki maddi şüpheleri dağıtırsınız, hatta medyaya girerse faaliyet gösterdiği diğer alanlarda fayda görebileceğini, sahip olabileceği gücü anlamasını sağlarsınız. Medyaya giren patron, sahip olduğu iktidar güvencesiyle diğer sektörlerde kolay kolay uygulatamadığı insanlık dışı iş koşullarını medya çalışanlarına dayatır, sendikayı iş kolunun dışına atar, iş sözleşmesini bile o iş kolunun gereklerine göre yapmaz. Dahası ne tekele, ne kartele karışılmadığı için ya doğrudan pazara yayılarak ya da “centilmenlik sözleşmeleri” yoluyla sektördeki istihdam kontrolünü de eline alır. Sonuç olarak, medya işçilerinin ezici çoğunluğu işsiz kalmamak için patronun dayattığı her türlü editöryel ve profesyonel zorbalığı kabul etmek zorunda kalır, zamanla yaptığı işe yabancılaşır ve doğrusunun ne olduğunu bile ayırt edemez hâle gelir. Bütün bunları atlatıp hâlâ itiraz edebiliyorsa da onun yerine yarı maaşa, hatta parasız çalışacak genç eleman çoktan hazırlanmıştır. Editöryel alanda görev alan medya işçisinin artık yürüyen bant işçisinden bir farkı yoktur. Hayatını rıza üretiminde kendisine düşen contaları sıkarak geçirir.</p>
<p>Bütün bu makinenin içinde hâlâ kanaat önderi olma özelliğini taşıyan gazetecilere ise başka bir rol biçilir. Bu grup, medya işçileriyle patron arasında bir üçüncü sınıf oluşturarak, bir nevi “ara sınıf” görevini üstlenir. Bu gruptakilerin, hayat standardı, gelir düzeyi, çalışma koşulları, hatta çalışma alanı bakımından medya işçileriyle hiçbir şekilde temas etmemesi (patron sınıfıyla ise tam tersine daha fazla temas etmeleri) sağlanır ve alttakinin derdini umursamayan, üsttekinin ne olduğunu ise algılayamayan, kendi bireysel ve sınıfsal gerçekliği haricinde her şeyden kopuk, bu yüzden de tüm dünyayı kendi çevresinde dönüyor zanneden (ki bu narsisizm de bu gruba bilinçli olarak aşılanır) insanlara dönüşmeleri öngörülür. Bu makinenin dişlileri dışında kalabilen birkaç gazeteci de mümkün olduğunca az gürültü çıkarmaya dikkat ederek bir şekilde etkisiz hâle getirirler. Zaten devre dışı kalmasalar bile rıza üretim sürecine etkileri istisnaidir.</p>
<p>Türkiye’de ve dünyanın herhangi başka bir kapitalist ülkesinde medyanın rıza üretim makinesi böyle kurulmuşken, muhalefeti kişiselleştirmenin ve bağlamı dışına çıkarmanın -kişinin belki kendisi dışında- kimseye bir faydası yok. Zira kişiselleşen ve bağlamını kaybeden muhalefetin karşısındaki rıza üretim makinesini devre dışı bırakma şansı yok. Bu tarz bir “meşhurlar muhalefeti” bırakalım geniş halk kitlelerinde, medyanın yürüyen bant işçilerinde bile bir özdeşlik ya da yoldaşlık hissi yaratmayı, kolaylıkla bir karşı-propagandayla bertaraf edilebilir. Bunun verileri, öldürülen, tutuklanan, kast dışına atılan gazetecileri “hain”, “terörist”, “bölücü” olarak algılayan yüz binlerce insanda bulunabilir.</p>
<p>Özetle, medyada ifade özgürlüğüne basit ve bireysel bir gazeteci-iktidar zıtlaşması üzerinden yaklaşmak hem yanlış, hem de nafile. Dahası kişiselleştirilen “meşhur muhalefeti”nin doğası gereği ilgiyi sürekli kendinde toplarken, medyadaki kapitalist düzene karşı yönetilebilecek her türlü sınıfsal eleştiriye karşı bir tampon görevi gördüğü de unutulmamalı. Sorgulanması gereken medyanın “ara sınıf”ının bireysel sıkıntıları değil, egemenlerin eliyle var edilen o sınıfın varlığının mücadeleye ne getirdiği ve daha önemlisi ondan ne götürdüğü olmalı. Ancak o zaman kitlesel ve örgütlü bir hak arama çabasından bahsedilebilir.</p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=2026">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/bir-gun-herkes-banu-guven-olmayacak/" rel="bookmark" class="crp_title">Ece Hanım&#8217;ın &#8220;herkes&#8221;i</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/bloglamak-ya-da-bloglamamak/" rel="bookmark" class="crp_title">Bloglamak ya da bloglamamak</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/yarattiklari-canavardan-korkuyorlar/" rel="bookmark" class="crp_title">Yarattıkları canavardan korkuyorlar</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/blogumadokunma/" rel="bookmark" class="crp_title">#blogumadokunma</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/sandiga-sordum-mucadele-dedi/" rel="bookmark" class="crp_title">Sandığa sordum, &#8220;mücadele&#8221; dedi</a></li></ul></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/medyada-meshur-muhalefetinin-nafileligi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Ali Bey, Semanur&#8217;a hesap verebilir mi?</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/mehmet-ali-bey-semanura-hesap-verebilir-mi/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/mehmet-ali-bey-semanura-hesap-verebilir-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2012 07:50:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[sportif meseleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=2018</guid>
		<description><![CDATA[Bundan üç yıl kadar önce ilköğretim okulları seviyesindeki ulusal futbol turnuvasının organizasyonunda çalışırken tanışmıştım Semanur&#8217;la. Semanur, 10 yaşındaydı, şimdi 13 olmuştur. Şırnaklıydı, babasına ne olduğunu söylemedi (zaten ağzından lafı ancak kerpetenle alabiliyordum), yalnızca babasının ailesiyle görüşmediklerini ve bir göz evde annesi ve altı kardeşiyle yaşadığını biliyorum. Bir de yüzünü güldüren belki tek şeyi, futbolu yani&#8230; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/mehmet-ali-bey-semanura-hesap-verebilir-mi/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>Bundan üç yıl kadar önce ilköğretim okulları seviyesindeki ulusal futbol turnuvasının organizasyonunda çalışırken tanışmıştım Semanur&#8217;la. Semanur, 10 yaşındaydı, şimdi 13 olmuştur. Şırnaklıydı, babasına ne olduğunu söylemedi (zaten ağzından lafı ancak kerpetenle alabiliyordum), yalnızca babasının ailesiyle görüşmediklerini ve bir göz evde annesi ve altı kardeşiyle yaşadığını biliyorum. Bir de yüzünü güldüren belki tek şeyi, futbolu yani&#8230; Roberto Carlos deyince gözleri parlıyordu, Fenerbahçeliydi&#8230;</p>
<p>Her takımda iki kız oyuncunun bulunmasının zorunlu olduğu turnuvada beden eğitimi öğretmenlerinin çoğu -sağolsunlar- kızları saha kenarında tutup erkekler için su taşıttılar. Milli Eğitim Bakanlığı kız oyuncu zorunluluğunu onlar da futbola ve hayata katılabilsinler diye getirmişti; koca koca hocalar, idareciler ve müdürler bunu toplumsal cinsiyet(çilik) eğitimi için kullandılar: Erkekler top oynar, kadınlar onlara su taşır!</p>
<p>Neyse ki Semanur&#8217;un öğretmeni onlardan biri değildi. Bu futbol delisi çekingen kızı oyuna sokmaktan imtina etmedi. Semanur deli gibi fırladı sahaya, topu aldığında bir iki çocuğu geçti de, ama sağdan soldan arkadaşları, tribünden de veliler bağırınca heyecanlanıp topu dışarı attı. Ayağın gol atmak isteyip beynin korkudan kapıları pencereleri kapadığı anlardan biriydi. O korkunun topla ya da golle alakası olmadığını hissedebiliyordunuz. İki dakika sonra aynı korku bir penaltı yaptırmasına sebep oldu. Acıklı olan takımın Semanur yüzünden gol yemesi değil, tribündeki kırk yaşında adamların on yaşında bir kız için “alın şunu dışarı” diye bağırmasıydı, dünyanın kaderi bir ilköğretim okulları maçına bağlıymış gibi. Hocası kulağını kapadı ve Semanur&#8217;u dışarı almadı; şu dünyada ona güvenen hiç değilse bir Allah&#8217;ın kulunun olduğunu hissetsin diye, bu hayatta uğrayacağı toplu psikolojik şiddet gösterilerinin hiç değilse birini eksik yaşasın, birinde onun yanında duracak biri olsun diye.</p>
<p>Semanur şimdi nerede bilmiyorum. Bir daha ayağına futbol topu değdi mi onu da bilmiyorum. Ne yazık ki yapılan çalışmalar Türkiye&#8217;de 13 yaşındaki bir kızın “çocuk gelin” olma ihtimalinin futbol oynama ihtimalinden çok daha yüksek olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Geçen sene, yani daha şike skandalı patlak vermemişken, Futbol Federasyonu&#8217;nun Beylerbeyi tesislerinde, yani Türkiye&#8217;deki futbol alt yapısının başkentinde buluşmuştum bu ülkede kadın futbolunu var etmeye çalışan ekiple. Bu iş nasıl gelişir, kamuoyu desteği nasıl sağlanır onu konuşmuştuk. Milli takımın o zamanki teknik direktörü Yücel Hoca, ligin ne kadar kötü durumda olduğundan ve milli oyuncular da dahil kimsenin pek antrenman yapma olanağının olmadığından bahsetmişti. Kadın futbolunda ileri olan ülkelerden ve onların takımlarının Türkiye&#8217;ye gelmesinin ne kadar önemli olduğundan konuşmuştuk. Ne dediğimi çok iyi hatırlıyorum; “Avrupa İkincisi İngiltere geldiğinde maçı kimseye haber vermeden Buca&#8217;da oynatmıştınız, gelecek yıl Şubat&#8217;ta dünyanın en iyilerinden Almanya gelecek, bu sefer bu fırsatı iyi kullanın. Öncelikle insanlara kadınların da iyi futbol oynayabildiğini göstermemiz gerekiyor, bunu bizim takım şu anda yapamıyorsa, yapanı geldiğinde bu fırsatı kullanalım.”</p>
<p>Bu konuşmanın ardından aşağı yukarı sekiz-dokuz ay geçti. TFF&#8217;de neler olduğunu kısaca özetleyeyim. Mehmet Ali Aydınlar geldi, hemen sonrasında şike soruşturması başladı ve federasyonda her türlü faaliyet durdu. Aydınlar yönetiminin tek gündem maddesi federasyona ve kulüplere gelen para akışını nasıl devam ettiririz oldu. Hem sekiz takımın işin içinde olduğunu söylediler, hem o sekiz takımla lig oynattılar. Lig statüsünü lig devam ederken yayıncı kuruluşun keyfine göre değiştirdiler. Parayı veren, düdüğü çaldı.</p>
<p>Ama ilginçtir Mehmet Ali Aydınlar ve yönetimi, bu arada alt yapıda iyi kötü oturmaya başlayan sisteme de savaş açtı. Bunu niye yaptılar, dertleri neydi bilmiyorum. Ama kısaca özetlersek, “Herkes için Futbol” faaliyetlerinin yani profesyonel futbol dışında kalan alanların üç kuruşluk bütçesi ölümüne budandı. Futbol Geliştirme Direktörlüğü&#8217;nde tasfiye harekatı başlatıldı, baştakiler istifaya zorlandı. Beylerbeyi tesisleri başkan için bir konağa dönüştürülmek istendi, alt yapı çalışmaları devam ederken, bizzat Aydınlar peşine mimarları takarak yeni malikânesinin ölçülerini aldı. Kadınlar Ligi aylarca oynanamadı, lig statüsü açıklanamadı, fikstürü çekilemedi. Milli oyuncuların çoğu, takımın en kritik maçlarının olduğu tarihlerde ayağını topa dahi süremedi. Antrenmansız ve kampsızlık yüzünden daha önce başa baş oynadığımız Romanya&#8217;dan, İspanya&#8217;dan tarihi farklar yedik. Üstelik yaza UEFA 19 Yaş Altı Kadınlar Avrupa Şampiyonası&#8217;na ev sahipliği yapacağımız senede, Türkiye&#8217;de kadınlar futbolu neredeyse on sene geriye götürüldü. Yalnızca üç-dört ayda, hiçbir neden yokken. Hani Mehmet Ali Bey, UEFA&#8217;nın kurallarına uymaktan bahsedip duruyor ya, işte TFF onun döneminde UEFA&#8217;nın Grassroots Şartı&#8217;nda yazanları böylesine keyfi olarak yırtıp attı. Bu arada 15 Şubat&#8217;taki Almanya maçı tahmin edin nerede oynanacak? Tabii ki Buca&#8217;da ve mümkünse kimsenin haberi olmadan.</p>
<p>Şu süreç herkese iyice gösterdi ki, o televizyonlarda, stadyumlarda izlediğimiz ışıltılı ve pahalı futbol bizim değil, o egemenlerin futbolu. Bir avuç siyasetçi, iş adamı ve mafya babası orada ne olacağına karar veriyor, ne bize danışıyorlar, ne de sonucundan haberimiz oluyor. Yalnızca bize izletilen filmi izleyip, ona göre bize dayatılan fanatizmin şekillendirdiği tepkilerimizi veriyoruz. Cepler doluyor, çarklar dönüyor. Ama o meşin yuvarlak, şu ülkede bir halta yarayacaksa onun yolu bu kimsenin sallamadığı “Herkes için Futbol” projelerinden geçiyor. Futbol sayesinde yüz tane, bin tane insan biraz daha iyi koşullarda yaşayabiliyor, kötü kaderlerinden kurtulabiliyorsa, o projeler yapıldığı için. Bunun köküne kibrit suyu ekildiğinde, olan o insanlara oluyor.</p>
<p>Mehmet Ali Aydınlar, eminim ki bunların hesabını vermek zorunda kalmayacak. Çünkü gücün üzerine bina edilen futbolda, en alttaki kesim gibi gözüken futbol taraftarı bile “erkekliğini” kadınların mahkum edildiği sefalet üzerinden sağlıyor. Kadınları aşağılamak, bu kirli düzende iktidarsızlığa mahkum edilen lümpen fanatik sürülerinin tek çıkış yolu. Tabii Aydınlar yönetiminin kadın taraftarların “ceza” olduğunu resmileştirmesini da bir utanç notu olarak tarihe düşelim.</p>
<p>45 milyon avroyu “cebinden” ödeyecek kadar Fenerbahçeli olduğunu söyleyen Aydınlar&#8217;ın, en az onun kadar Fenerbahçeli olduğunu bildiğim Semanur&#8217;a hayallerinden ne istediğini o kızcağızın güzelim gözlerinin içine bakarak anlatmak zorunda kalmasını isterdim. Ona futbolla hayata tutunma şansının neden elinden alındığını, alt tarafı yıllık 75-100 bin avroya dönen kadınlar futbolunun neden kaderine terk edildiğini anlatmasını dilerdim. Belki hazır başlamışken Fenerbahçe kadınlar futbol şubesinin başındayken ayyuka çıkan şike ve şiddet iddialarını, bizzat getirdiği Rumen oyuncuların diğer takımlardaki yurttaşlarıyla maç satın alma görüşmesine girdiği söylentilerini, Gürtaşspor oyuncularının Dereağzı&#8217;nda dayak yemesini filan da açıklardı.</p>
<p>Bir kerecik olsun da Semanurlar kazansın isterdim, hepsi bu.</p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=2018">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/tff-harikalar-diyarinda/" rel="bookmark" class="crp_title">TFF harikalar diyarında!</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/turkiye-ispanya-ya-da-%e2%80%9con-gol-yiyerek-mac-nasil-kazanilir%e2%80%9d/" rel="bookmark" class="crp_title">Türkiye-İspanya ya da “On gol yiyerek maç nasıl kazanılır?”</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/tek-sorun-hiddink/" rel="bookmark" class="crp_title">Tek sorun Hiddink!</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/kadinlar-futbolu-mucadelenin-futbolu/" rel="bookmark" class="crp_title">Kadınlar futbolu, mücadelenin futbolu</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/amerika-olmak-icin-kapitalizmden-kurtul/" rel="bookmark" class="crp_title">Amerika olmak için kapitalizmden kurtul!</a></li></ul></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/mehmet-ali-bey-semanura-hesap-verebilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Futbol sadece futbolken de politiktir</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/futbol-sadece-futbolken-de-politiktir/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/futbol-sadece-futbolken-de-politiktir/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 11:34:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[sportif meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=2013</guid>
		<description><![CDATA[Futbol, bir popüler kültür öğesi olarak, üzerine yapılmış her türlü entelektüel çabanın, her düşünce kırıntısının sloganlaşmasına ve içinin boşaltılmasına çok açık bir alan. Bu durum hâliyle, futbola dair birikimli bir entelektüel külliyatın oluşmasını engelliyor. Sosyal bilimlerin ilgi alanında kendine yeni yeni yer bulan futbol çalışmalarının bir kanonunun oluşması için hem ortada yeterli miktarda ürün yok, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/futbol-sadece-futbolken-de-politiktir/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>Futbol, bir popüler kültür öğesi olarak, üzerine yapılmış her türlü entelektüel çabanın, her düşünce kırıntısının sloganlaşmasına ve içinin boşaltılmasına çok açık bir alan. Bu durum hâliyle, futbola dair birikimli bir entelektüel külliyatın oluşmasını engelliyor. Sosyal bilimlerin ilgi alanında kendine yeni yeni yer bulan futbol çalışmalarının bir kanonunun oluşması için hem ortada yeterli miktarda ürün yok, hem de var olan ürünler popüler futbol kültürünün yıpratıcı etkilerine dayanmakta güçlük çekiyor. Dolayısıyla, futbol üzerine yapılan çalışmaları içi çok dolu olmayan bir romantizmin tuzaklarına düşmekten çok fazla koruyamıyoruz. Simon Kuper ve Eduardo Galeano&#8217;nun çalışmaları seslendiği kitle tarafından birer pop fetiş objesine dönüştürüldüğünden, bu yıpratıcı etkiye en çok maruz kalanlardan. Hele ki “futbol asla sadece futbol değildir” aforizması. </p>
<p>Dolayısıyla futbol hakkında edilecek her yeni kelâm, bir öncekini sorgula(t)mayı gerektiriyor. Bu paradoksal olarak onu öldürmüyor, aksine canlı tutuyor. Çünkü onu bir slogana dönüşmekten kurtarıyor, beraberindeki argümanları gözden geçirmeyi ve yenilemeyi gerektiriyor. Bu süreç tabii sosyal bilimlerin hiçbir alanında yaşanmamış, yeni bir şey değil. Ama futbol çalışmaları için yeni. Bir çalışmayı konusunun “İncil”i olmaktan kurtarmak, onu üzerine tartışılabiliyor kılıyor, ki futbol çalışmalarının ilk örneklerinin buna çok ihtiyacı var.</p>
<p>Ben, futbol ve siyaset ilişkisine dair yeni bir şeyler söylenebilmesi için, “futbol asla sadece futbol değildir” aforizmasının sorgulanmasının son derece faydalı olduğunu düşünüyorum. Zira sözün söylenirkenki anlamının oturduğu bağlamla, şu anda popüler kültür içerisinde oturtulduğu bağlam birbirine zıt. Aslen futbolun yalnızca saha içerisinde oynanan bir oyun olmadığını, yaşamın, kamusal ve politik alanın parçası olduğunu, bu anlamda yaşamdan soyutlanamayacağını anlatmaya çalışan bir söz öbeği; futbolun içinden kafayı dışarı hiç çıkarmadan hayata dair her şeyin anlaşılabileceği gibi bir anlam ifade eder hâle geldi. Yani futbolu modern hayat içerisinde sokulduğu (modernite öncesi futbol sınırsız çayırlarda oynanırdı) kireçle çizilmiş dört çizginin içine sıkışmaktan kurtarma çabası, bir anda tüm hayatı o dört çizginin içine sığıştırma denemelerinin sloganı hâline geldi. Bunu böyle olmaktan çıkarmak lazım.</p>
<p>O yüzden, aforizmanın yeni bağlamının yüklediği anlamları reddetmek gerek. “Futbol sadece futboldur” diyerek “futbol asla sadece futbol değildir”in başlangıçta anlatmaya çalıştığı şeyleri anlatmak -yine paradoksal olarak- mümkün. Evet, futbol sadece futbol olarak da algılanabilir, ama bu onu “kamusal” ve “politik alan”ların parçası yapmaktan alıkoymaz. Futbol, yalnızca futbol hâliyle de insanlar tarafından ve insanların yaşayışını etkileyecek şekilde var olmaktadır, ve bu anlamıyla da fazlasıyla politiktir. Bu oyun ve etrafında yarattığı kültür, insanların “politik alan”daki varlıklarını hem -iki farklı açıdan- yansıtır, hem de yükseltir. İki farklı açıdan diyorum, çünkü futbol hem insanların politik algılarını aktardıkları bir alandır, hem de bu algılardan beslenen olarak ortak bir “politik alan”dır. Daha basitçe ifade etmek gerekirse, insanlar futbolu hem hayata bakışları ve politik algıları üzerinden okurlar; hem de kendi algılarını futbolun politik mikrokozmosunda savunurlar. Futbol, örneğin hem bir kapitalisti hem de bir sosyalisti güzelliğiyle ve ilginçliğiyle kendisine çekebilir, ama onları tek başına kapitalist ya da sosyalist yapmaz. Aynı şekilde bir sosyalistle, bir kapitalistin aynı futbola baktıkları zaman algılayacakları şey de farklı olacaktır. Mesela, bir kulübün yaptığı yeni bir stadyum, bir taraf için artan rantla beraber yükselecek bilet ücretleri ve işçi sınıfından taraftarların artık o stadyuma giremeyecek olmasıdır; diğer taraf için ise daha konforlu bir maç izleme deneyimi, kulübün kasasına giren para ve alınacak pahalı futbolcular anlamına gelir. Futbol içindeki herhangi bir olay insanların algılarına göre iki ve daha fazla şekilde yorumlanabilir, bu farklı görüşlerin ortaya konulması ise futbolun “politik alan”ını teşkil eder. Tabii ki her burjuva demokrasisinde olduğu gibi bu alan da egemenlerin manipülasyonuna açıktır, yine aynı nedenden dolayı da ezilenlerin mücadelesi için zorunlu bir mevzi olma özelliği taşır. </p>
<p>Özetlemek gerekirse; futbola metafizik ya da romantik anlamlar yüklemektense, onu iyi örneklemlenmiş bir toplum mikrokozmosu olarak algılamak bizi hem entelektüel, hem de ideolojik anlamda daha ileri götürür. Futbol sadece futbol olarak kabul edildiği durumda da politiktir ve dolayısıyla bir mücadele alanıdır. Bu mücadele verilirken, futbolun o tılsımlı çekiciliğinin getirdiği romantizmi, diyalektik düşünceden bilinçli bir şekilde ayırabilmek, mücadelenin kendisinden bir şey götürmediği gibi, gücünü de arttıracaktır. </p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=2013">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/bir-kucuk-hava-boslugundan-umut-sigar-mi-iceriye/" rel="bookmark" class="crp_title">Bir küçük hava boşluğundan umut sığar mı içeriye?</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/rakamlari-fetislestirmek/" rel="bookmark" class="crp_title">Rakamları fetişleştirmek</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/amerika-olmak-icin-kapitalizmden-kurtul/" rel="bookmark" class="crp_title">Amerika olmak için kapitalizmden kurtul!</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/futbol-kapitalizminde-adalet-aramak/" rel="bookmark" class="crp_title">Futbol kapitalizminde adalet aramak&#8230;</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/20-haziran-pankartinin-konusu-futbolda-sinif-celiskisi/" rel="bookmark" class="crp_title">20 Haziran Pankart’ının konusu futbolda sınıf çelişkisi…</a></li></ul></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/futbol-sadece-futbolken-de-politiktir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kakaodan yapılmış ülkeyi ayakta tutan takım</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/kakaodan-yapilmis-ulkeyi-ayakta-tutan-takim/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/kakaodan-yapilmis-ulkeyi-ayakta-tutan-takim/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2012 12:30:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[sportif meseleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=2004</guid>
		<description><![CDATA[2012 Afrika Uluslar Kupası başladı. Bu turnuvayı katılan ülkelerin ve kıtanın ruh hâlini, içinde oldukları durumu, hikayesini, tarihini bilmeden anlamak çok zor. Afrika hâlâ emperyal güçlerin ve onların uzantılarının oyun alanı ve biz bu kıtayı anlamak için o hesapları da göz önünde bulundurmak zorundayız. Durum böyle olunca Afrika ülkelerinin çoğunda sorunlar devam ediyor. Afrika Uluslar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/kakaodan-yapilmis-ulkeyi-ayakta-tutan-takim/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>2012 Afrika Uluslar Kupası başladı. Bu turnuvayı katılan ülkelerin ve kıtanın ruh hâlini, içinde oldukları durumu, hikayesini, tarihini bilmeden anlamak çok zor. Afrika hâlâ emperyal güçlerin ve onların uzantılarının oyun alanı ve biz bu kıtayı anlamak için o hesapları da göz önünde bulundurmak zorundayız.<br />
<span id="more-2004"></span><br />
Durum böyle olunca Afrika ülkelerinin çoğunda sorunlar devam ediyor. Afrika Uluslar Kupası, bu sorunları anlamak ve anlatmak için güzel bir fırsat. Spor alanında tam bir sömürü pazarına dönüştürülmüş ve özellikle Avrupalılar için başka hiçbir anlam ifade etmeyen bu kıtaya hak ettiği ilgiyi göstermek ve derdini anlatmak boynumuzun borcu. Hele ki Afrika&#8217;nın bir numaralı futbol yıldızı aynı zamanda son derece önemli bir siyasi figürken.</p>
<p>Fildişi Sahili dünyada kakao fiyatlarının düştüğü 1970&#8242;lerin sonundan beri durumu sürekli kötüye giden bir ülke. Dünyanın bir numaralı kakao üreticisi, o zamandan bu yana kendini toparlayamadı. Üstelik 2000&#8242;lerden beri de bölünme tehlikesiyle karşı karşıya. Fildişi Sahili Afrika&#8217;nın en müreffeh köşesiyken gelip ülkenin kuzeyine yerleşen göçmenlerle, &#8220;Fildişililik&#8221; (tanıdık geldi mi?) söylemi üzerinden onların demokratik haklarını gasp eden güneyliler arasındaki gerginlik defalarca iç savaşa dönüştü. En son 2010&#8242;da güneyin desteklediği eski başkan Laurent Gbagbo&#8217;nun, Burkina Faso kökenli kuzeyin adayı Alassane Ouattara&#8217;ya kaybettiği başkanlık seçimini tanımamasıyla yine ipler gerildi. Üstelik işin içinde Fransa ve Birleşmiş Milletler, dahası kakao ticareti de var.</p>
<p>Şimdi Fildişi Sahili, Ouattara&#8217;nın seçimle kazandığı koltuğa sonunda oturması ve Gbagbo&#8217;nun da savaş suçları için yargılanmak üzere La Hey&#8217;e postalanmasıyla biraz rahatlamış gibi gözüküyor. Ancak kuzeyle güneyin arasındaki uçurum bu gelişmelerle kapanmaktan çok uzak. Bu yüzden ülkede bir &#8220;âkil adamlar komisyonu&#8221; kuruldu. Bu komisyonun on bir üyesinden biri ise ünlü futbolcu Didier Drogba.</p>
<p>Drogba&#8217;nın bu komisyona girişi, öyle bizdeki eski futbolcuların &#8220;spor olsun&#8221; diye Meclis&#8217;e girişlerine benzemiyor. Zira, ünlü forvet yıllardır Fildişi Sahili&#8217;ni ayakta tutan en önemli unsurlardan biri. Tuhaf, ama öyle.</p>
<p>Drogba, Fildişi Sahili&#8217;nde yarı tanrı muamelesi görmesinin yanı sıra ailesinin bazı üyelerini iç savaşlara kurban vermiş biri. 2005&#8242;te takım Dünya Kupası vizesi aldığında ilk iş olarak ateşkes çağrısı yaparak işe başladı. Sonrasında ise Fildişi Sahili&#8217;nin Afrika Uluslar Kupası eleme maçlarından birini o zaman hâlâ başkan olan Gbagbo&#8217;nun hava saldırısı düzenlettiği Bouaké&#8217;ye aldırttı. Yıllarca Fildişi Sahili&#8217;ni demokratik alanda temsil etmesi gerekenlerin zulmüne uğrayan insanlar, kendilerini ilk defa ülkeyi temsil eden bir şeyin parçası hissettiler. Başkent Abidjan&#8217;da Gbagbo &#8220;Fildişililik&#8221; diyerek göçmen kökenlilerin yurttaşlığını sorgularken, Drogba Boauké&#8217;de kuzeylileri aynı ülkenin parçası yapıyor, güneyde gördüğü sevginin aynısını orada da görüyordu. Bu kuzeydeki muhalifler dahil kimsenin ummadığı ve etkisine hayran kaldığı bir güçtü.</p>
<p>Futbolun ülkedeki değeri yalnızca Drogba&#8217;dan da ibaret değil. Fildişi Sahili Milli Takımı&#8217;ndaki oyuncuların çoğu kuzeyli, ancak takım genel olarak ülkenin etnik mozaiğini de yansıtıyor, üstelik hem barış içinde, hem başarılı olarak. Aslında takım, Fildişi Sahili yurttaşlarının ülkelerinin olmasını hayal ettikleri şey, belki bu takıma gösterilen sevginin bir nedeni de bu. O yüzden bu jenerasyonun bu kendileri için son Afrika Uluslar Kupası&#8217;nı kaldırmaları çok önemli. Belki de bu takım 1990&#8242;da Yugoslavya basketbol takımının yapamadığını yapacak. Onlar Dünya Şampiyonu olduğunda takımın kendisi bile bölünmüşlüğe teslim olmuştu. Oysa bu takım bir arada ve ülkeyi de bir arada tutabilecek güçte.</p>
<p>Drogba&#8217;nın Bouaké hikayesi aslında günümüz sporcularının gözlerini açıp dış dünyayı görebilseler aslında neler yapabileceğinin bir kanıtı aslında. Drogba&#8217;yı özel kılan dışlanmaktan, sponsorlarını kaybetmekten korkmaması ve kendisine bu sistemin dayattığı &#8220;apolitik samimiyetsizlik&#8221;ten uzak durmasıydı. Her şeyi mümkün kılan &#8220;benim ailemden insanlar öldü ve ben bunu istediğim yerde duyurabilirim. Peki duyuramayanlar ne olacak, asıl onlar için konuşmak lazım&#8221; demesiydi.</p>
<p>Bunu Türkiye&#8217;de yapmak mümkün mü diye düşünmeden edemiyorum. Arda Turan&#8217;ın İspanya&#8217;ya ilk gittiği günlerde yaptığı &#8220;Türkiye halkları&#8221; açıklamasının karşılaştığı psikolojik baskıyı düşününce çok da umutlu olamıyorum açıkçası. Tabii Türkiye&#8217;de &#8220;Drogba etkisi&#8221; yapabilecek bir sporcunun olup olmadığını da tartışmak gerek, büyük ihtimalle yoktur. Ama yine de bu etkiye en yaklaşabilecek sporcuların da Türkiye&#8217;de 12 Eylül&#8217;den beri lüzum hâlinde şovenliğe dönüşen o sinsi apolitikliğin esiri olduğunu kabul edelim. Bizden ne cuntaya karşı &#8220;Corinthians demokrasisi&#8221;ni kuran Socrates, ne Mayıs 68&#8242;e alt liglerdeki futbol emekçilerinin hakları için Fransa Futbol Federasyonu binasını işgal ederek katılan Just Fontaine, ne de şova bulanmış da olsa cesur kapitalizm eleştirileri yapan Eric Cantona çıkıyor. Futbolu bir iş gibi gören ve hayata asıl katkısını düşünceleriyle yapan Ivan Ergiç gibi insanlara inanamaz gözlerle bakıyoruz. Haklıyız da aslında. Bu memleketten çıkan en güçlü spor figürü şu an &#8220;ben bilmem büyüklerimiz bilir&#8221; diyen ve Meclis sicili hâlâ bomboş duran bir milletvekili, en aykırı olanı ise bir yetenek yarışmasında jüri üyesi olarak mabadıyla zurna çalanlara oy veriyor.</p>
<p>Tabii ki, her şeyi ortaya çıkaran bir alt yapı ve süreçler manzumesi var. Fakir mahallelerde top koştururken, 14-15 yaşında eli para gören, az buçuk eğitimli çocuklardan filozof çıkması kolay değil. Ama bunun bir yerde kırılması gerekiyor. Didier Drogba&#8217;nın yaşadıkları, Türkiyeli bir futbolcunun yaşama, yaşamış olma ihtimali olmayan şeyler değil. Burası da Fildişi Sahili gibi acıların ve hayal kırıklıklarının ülkesi ve buranın da sporcuları o acıların içinden geliyor.</p>
<p>Bir gün bir futbolcunun Uludere&#8217;ye gidip de &#8220;niye öldü bu insanlar? Ne geçti elimize de bu çılgınlık sürüyor?&#8221; dediğini hayal ediyorum. O zaman Fildişi Sahili halkının bu takıma neden bu kadar umut bağladığını anlıyorum. Çünkü o takım, yaşananları hasır altı etmek ve herkesi uyuşturmak için orada değil. O takım, o acıları paylaşmak için orada; başka türlü de yaşanabileceğinin kanıtı olarak üstelik. Egemenlerin milli takımı olmakla, halkın milli takımı olmak arasındaki fark da tam burada.</p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=2004">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/658/" rel="bookmark" class="crp_title">Dünya Kupası Dosyası: Kuzey Kore</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/bir-kucuk-hava-boslugundan-umut-sigar-mi-iceriye/" rel="bookmark" class="crp_title">Bir küçük hava boşluğundan umut sığar mı içeriye?</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/turkiye-ispanya-ya-da-%e2%80%9con-gol-yiyerek-mac-nasil-kazanilir%e2%80%9d/" rel="bookmark" class="crp_title">Türkiye-İspanya ya da “On gol yiyerek maç nasıl kazanılır?”</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/bayanlar-ve-bayanlar/" rel="bookmark" class="crp_title">&#8220;Bayanlar&#8221; ve bayanlar</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/jivela-crna-gora/" rel="bookmark" class="crp_title">Jivela Crna Gora*</a></li></ul></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/kakaodan-yapilmis-ulkeyi-ayakta-tutan-takim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lefter&#8217;in hayatı neden yazılamaz?</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/lefterin-hayati-neden-yazilamaz/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/lefterin-hayati-neden-yazilamaz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Jan 2012 12:33:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[sportif meseleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=1994</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye&#8217;nin gördüğü en büyük futbolculardan Lefter&#8217;le Rauf Denktaş&#8217;ın aynı gün vefat etmesi kaderin sevimsiz bir cilvesi. Aslında tarihle yüzleşme konusunda başarılı bir ülke olabilseydik, bu çok verimli bir tartışmayı beraberinde getirebilirdi. Onun yerine ironik manzaralar sunan bir kafa karışıklığını getirdi. İzninizle ben bu noktada Türkiye&#8217;nin bu kafa karışıklığını ve ondan doğan çarpık politik doğruculuğu bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/lefterin-hayati-neden-yazilamaz/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>Türkiye&#8217;nin gördüğü en büyük futbolculardan Lefter&#8217;le Rauf Denktaş&#8217;ın aynı gün vefat etmesi kaderin sevimsiz bir cilvesi. Aslında tarihle yüzleşme konusunda başarılı bir ülke olabilseydik, bu çok verimli bir tartışmayı beraberinde getirebilirdi. Onun yerine ironik manzaralar sunan bir kafa karışıklığını getirdi. </p>
<p>İzninizle ben bu noktada Türkiye&#8217;nin bu kafa karışıklığını ve ondan doğan çarpık politik doğruculuğu bir kenara koyarak devam etmek istiyorum. Beğenmeyen okumayı bu noktada bırakabilir. Ben bu yazıyı yazarken hiçbir şekilde tarafsız değilim, böyle bir niyetim olmadığı gibi, böyle bir gereklilik de yok.</p>
<p>Kıbrıs Sorunu, Türkiye&#8217;nin gündemine Britanya&#8217;nın adadan çıkacağının belli olmasından itibaren zorla getirilen bir konu. Sorun, aslında etnik bir sorun değil. 20. yüzyılın ilk yarısında Üçüncü Dünya&#8217;da sömürgeciliğe karşı verilen pek çok bağımsızlık mücadelesinden birinden bahsediyoruz. Sorunu etnik hâle getiren Britanya sömürge yönetiminin fakir Türkler&#8217;i polis olarak istihdam edip bağımsızlık mücadelesi veren Rumlar&#8217;ın karşısına çıkarması. Yani bir egemen klasiği, bölerek yönetmek, kardeşi kardeşe kırdırmak. Bir de tabii geleceği parlak, okumuş bir kısım Türk&#8217;ün kendi çıkarlarını Britanya&#8217;nın çıkarıyla birleştirip halkların kavgasını körüklemesi gerçeği var. Burada da karşımıza Kraliçe&#8217;ye sadakat yemini etmiş sömürge savcıları çıkıyor, Rauf Denktaş da bunlardan biri. Denktaş gibilerin de sayesinde Britanya anti-emperyalist ve halkların kardeşliği üzerinden gelişmesi gereken bir bağımsızlık mücadelesini etnik bir kavgaya dönüştürebiliyor. Rum tarafında da Kilise&#8217;nin yobazlığı bu kavgayı alevlendiriyor. Mevzu rayından çıkıyor. Britanya buna rağmen bağımsızlık sürecini geri çeviremeyeceğini hissedince hiç değilse Ada&#8217;daki varlığını korumak için çırpınıyor, bu kez devreye Türkiye de giriyor. 1955&#8242;e kadar “Kıbrıs gibi bir sorunu olmayan” Türkiye, İngiltere&#8217;nin çaktırmadan itelemesi, Denktaş ve saz arkadaşlarının iş birliği yaptığı derin devlet uzantılarının, tasfiye edilmiş Turancıların müdahalesiyle işin içine dalıveriyor. Türkiye&#8217;deki Rumların bir koz olarak kullanılması da bu dönemde başlıyor. </p>
<p>Kıbrıs Sorunu&#8217;nun Türkiye&#8217;deki Rumların hayatını cehenneme çevirdiği 1955-1964 periyodu, aynı zamanda Lefter&#8217;in Türkiye&#8217;nin en önemli futbol yıldızı olduğu dönem. Kıbrıs için provoke edilen 6-7 Eylül&#8217;de Lefter&#8217;i sokak ortasında linç edilenler arasına girmekten koruyan da bu. Ama kariyeri boyunca, Kıbrıs Sorunu&#8217;nun nefesini hep ensesinde hissediyor. Önce en çok milli olan oyuncu olması engellenmeye çalışılıyor, sonra ellinci kez milli olduğu için kendisine verilmesi gereken madalya verilmiyor. Lefter&#8217;in 1964&#8242;te futbolu bırakması tesadüf değil. 1964, Türkiye&#8217;nin Rum vatandaşlarını en çok hırpaladığı yıl. Bu yılda Türkiye&#8217;de TC vatandaşı Rumlar&#8217;la evli Yunan vatandaşları, Kıbrıs&#8217;ta olanlara misilleme olarak sınır dışı ediliyor. Pek çok Rum aile dağılmamak için Türkiye&#8217;yi apar topar terk etmek zorunda kalıyor. Vergi borcu gibi bahanelerle el konan malların haddi hesabı yok. Yaygın kanının aksine 1964&#8242;ün zararı 6-7 Eylül&#8217;ün çok ötesinde. Türkiye&#8217;de Rum azınlığı tüketen hamle 1964 sınırdışıları, Lefter&#8217;i de tüketiyor. Aslında o yıl, Lefter&#8217;in futbolu bırakmasını gerektiren hiçbir şey yok, zaten daha sonra yurt dışına çıkabildiğinde AEK formasıyla yine futbol oynuyor. Büyük usta, kendisini o dönemde tâ Güney Afrika&#8217;ya kadar uzaklaşmak zorunda hissediyor. Ancak ironik olarak, pek çok Rum aile Türkiye&#8217;den kovulurken, Lefter&#8217;e türlü bahanelerle ülkeden ayrılma izni verilmiyor. Belki de gittiğinde yaşadıklarını anlatmasından korkuluyor. O dönemde ne hissettiği ise şimdi kendisiyle beraber toprağın altında. </p>
<p>Lefter&#8217;in çok sevdiği İstanbul&#8217;undan, Büyükada&#8217;sından kalkıp Güney Afrikalar&#8217;a yerleşme planı yapmak zorunda kaldığı o yıllar; Kıbrıs&#8217;ta milliyetçiliğin hem Türkler, hem Rumlar arasında sivrildiği, bir arada yaşam mücadelesi verenlerin işinin iyice zorlaştığı yıllar. 1960&#8242;ta Britanya, Türkiye ve Yunanistan&#8217;ın çıkarlarını kollayan ve Kıbrıs&#8217;a hiçbir şekilde bağımsızlık şansı vermeyen Londra Antlaşması imzalanıyor ve Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluyor. Aslında cumhuriyet, dönemin koşulları için fena bir plan içermiyor ancak Denktaş&#8217;ın da anılarında belirttiği üzere iki tarafın milliyetçileri (Denktaş da dahil) “o devleti yıkmak için kuruyorlar.” Yine Denktaş&#8217;ın anılarında belirttiği üzere EOKA&#8217;nın muadili olarak kurulan TMT terör örgütü, infial yaratmak için gerekirse Türk hedeflerini bombalıyor. TMT&#8217;nin amaç olarak da, felsefe olarak da, yöntem olarak da EOKA&#8217;dan hiçbir farkı yok. Kendi çıkarları için, Ada&#8217;da barış isteyen herkesi, özellikle de Kıbrıs&#8217;ta her zaman örgütlü olan sosyalistleri vahşice öldürüyorlar. Pek çok kaynağa göre EOKA Türk&#8217;ten çok Rum, TMT Rum&#8217;dan çok Türk öldürüyor. Bu iki terör örgütü birbirlerini besliyor. Kazanan yine emperyalist güçler oluyor. </p>
<p>Kıbrıs&#8217;ta gerçekten yaşananlar; Türkiye&#8217;de basının inanılmaz manipülasyonu, yaratılan milliyetçi isteri ve 12 Eylül sonrasında iyice kuvvetlenen ulusçu tarih beyin yıkaması nedeniyle neredeyse hiç bilinmiyor. Ortaya da böyle garabetler çıkıyor. Britanya çıkarını savunmak için yemin etmiş bir sömürge savcısı milli kahraman ilân edilebiliyor mesela. Lefter, Kıbrıs&#8217;ta doğmuş olsa onu öldürmekten zevk alacak insanlarla aynı anda anılabiliyor. </p>
<p>Bu kafa karışıklığını yaratan şeylerden biri de tabii Lefter&#8217;in milliyetçi kafa tarafından algılanışındaki çarpıklık. En iyi niyetli açıklamalarda bile bu çarpıklığı okumak mümkün. Mesela hiç uzağa gitmeyelim, Lefter&#8217;in Kadıköy&#8217;deki heykelindeki plakayı okuyalım. “Futbolu bıraktıktan sonra da ülkemizi terk etmeyen Lefter” diye giden bir cümle&#8230; Ülke bizim, Lefter misafir. Rum&#8217;un “makbul”u, en büyük eziyette bile gıkını çıkarmayanı bile bizim lütfumuzla burada yaşıyor, yani ülkenin gerçek sahiplerinden değil. Lefter&#8217;i anarken bile sürekli bir “bakın Rum&#8217;du ama iyiydi” vurgusu, sürekli Yunanistan&#8217;a attığı gollere yapılan atıf, cenaze konuşmalarında bile habire Lefter&#8217;in Atatürk sevgisine yapılan vurgu. Bu ülkenin belki de gelmiş geçmiş en büyük futbolcusunun naaşı bile bu ülkeyi ne kadar sevdiğini, ne kadar sadık olduğunu kanıtlamak zorunda. Öldükten sonra bile. </p>
<p>Türkiye&#8217;deki azınlıklar bu muameleyi, belki bin beterini her gün yaşayarak tükeniyorlar. Kendilerine yapılanları söyleyip hesabını kendi devletlerinden, Türkiye&#8217;den sorabilmek şöyle dursun, başlarına daha fazla bir şey gelmesin diye her gün sözlü olarak sadakat tazelemek zorundalar. </p>
<p>Bu ülkede Lefter için yazılmış tek bir doğru düzgün biyografi yok. Çünkü Kıbrıs&#8217;ı anlatmadan, 6-7 Eylül&#8217;ü, 1964&#8242;ü yazmadan, Lefter&#8217;in neden 1980&#8242;lere kadar Fenerbahçe&#8217;ye üye yapılmadığını açıklamadan o kitap yazılamaz. Türkiye&#8217;deki Rumlar&#8217;ın nasıl tüketildiğini, nasıl ülkeyi terke zorlandığını, bugün hâlâ nasıl ikinci sınıf vatandaş olduğunu anlatmadan o kitap yazılamaz. </p>
<p>Şunu biliyorum ki, Lefter bunları anlatmazdı, muhtemelen ailesi de -yukarıdaki nedenlerden- anlatmayacak. Her şeyi açık açık anlatacak bir Lefter kitabı yazılamayacak. Bunun için Lefter&#8217;i ya da ailesini suçlamak anlamsız ve yanlış. Konuşmamak en doğal hakları. Azınlığın konuşanının Hrant olduğu, arkasından vuranların arkasında durulduğu bir ülkede kimse onları konuşmaya zorlayamaz. </p>
<p>Bu ülkede ancak her şeyi açık açık anlatan bir Denktaş/Kıbrıs kitabı yazılabildiği, kapağına da TMT kurşunlarıyla kol kola ölüme giden sendikacı yoldaşlar Derviş Ali Kavazoğlu ve Kostas Mişaulis&#8217;in resmi konabildiği zaman, bir Lefter kitabı da yazılabilir.</p>
<p>Çünkü Lefter&#8217;in hayatını yazmak, ilk başta her şey için ondan özür dilemeyi gerektirir. Mesela cenazesini uğurladığımız stadyumun Varlık Vergisi&#8217;nin müsebbibinin adını taşımasından başlayarak özür dilemeyi. </p>
<p>Bu özrü dileyebilecek kadar dürüst olduğumuz günleri görebilmek dileğiyle.</p>
<p><em>*Denktaş ve Kıbrıs Sorunu ile ilgili kısımlar için Kıbrıslı tarihçiler Mehmet Hasgüler ve Niyazi Kızılyürek&#8217;in çeşitli kitapları ve makaleleri, bunun yanı sıra PEO kaynakları kullanılmıştır.</em>  </p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=1994">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/sen-cok-yasa-lefter/" rel="bookmark" class="crp_title">Sen çok yaşa Lefter!</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/itirazim-var/" rel="bookmark" class="crp_title">İtirazım var!..</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/tottenhamdaki-eli-sopali-turk-medyasi/" rel="bookmark" class="crp_title">Tottenham&#8217;daki eli sopalı Türk medyası&#8230;</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/kanli-pazarin-ardindan/" rel="bookmark" class="crp_title">Kanlı Pazar&#8217;ın ardından&#8230;</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/yuz-yillik-istanbullu-aek-nasil-uydurma-a-e-ka-oldu/" rel="bookmark" class="crp_title">Yüz yıllık İstanbullu AEK, nasıl uydurma &#8220;a-e-ka&#8221; oldu?</a></li></ul></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/lefterin-hayati-neden-yazilamaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Henry neden hep bir sahtekar olarak kalacak?</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/henry-neden-hep-bir-sahtekar-olarak-kalacak/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/henry-neden-hep-bir-sahtekar-olarak-kalacak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Jan 2012 23:36:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[sportif meseleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=1989</guid>
		<description><![CDATA[Thierry Henry, epeyce duygusuzca terk ettiği Arsenal formasını yeniden giymeye başlayıp Gunners&#8217;a bir de kupa galibiyeti armağan edince yeniden muteber oluverdi. Bundan iki sene kadar önce İrlanda maçında yaptığıyla tüm futbol dünyasını isyana getiren adam, yeniden &#8220;efsane&#8221; oldu. Benim için Thierry Henry hep bir sahtekar olarak kalacak. O topu eliyle çevirip Fransa&#8217;yı haksız bir şekilde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/henry-neden-hep-bir-sahtekar-olarak-kalacak/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>Thierry Henry, epeyce duygusuzca terk ettiği Arsenal formasını yeniden giymeye başlayıp Gunners&#8217;a bir de kupa galibiyeti armağan edince yeniden muteber oluverdi. Bundan iki sene kadar önce İrlanda maçında yaptığıyla tüm futbol dünyasını isyana getiren adam, yeniden &#8220;efsane&#8221; oldu.</p>
<p>Benim için Thierry Henry hep bir sahtekar olarak kalacak. O topu eliyle çevirip Fransa&#8217;yı haksız bir şekilde Dünya Kupası&#8217;na götürdüğü için mi? Hayır. Ben de pek çokları gibi İrlanda&#8217;nın Dünya Kupası&#8217;na gitmesini isterdim ama birincisi, o gol olmasaydı da İrlanda Fransa&#8217;ya elenebilirdi. İkincisi ise Henry böylesi bir hilebazlığı futbol sahalarında sergileyen ne ilk futbolcu, ne de sonuncusu. Henry&#8217;i benim gözümde yaftalayan şey başka.<br />
<span id="more-1989"></span><br />
Evet, futbolda ya da başka bir yerde bir başkasının emeğini çalmak, hile yapmak kötü bir davranış; bir suç ya da kabahat diyelim. Ancak elle top çevirmek gibi bir hareketin ayıplama kadar kanıksamayı da uyandırdığını kabul edelim. Bu tip çirkinlikler bir şekilde futbol içinde kendine yer bulabiliyor, futbolseverler olarak belki de hesabını vermekte en zorlandığımız şeylerden biri bu. Bunlar oluyor ve biz bir şekilde kanıksıyoruz. Hem bu tip hilelerin sıklığından, hem de eninde sonunda sevdiğimiz, desteklediğimiz birilerinin de bunu yapmasından. Bu bizim kasabanın ahırda sakladığı ceset, ailenin çirkin sırrı. Bundan hoşnut olmayabiliriz, bu bizim futbola olan sevgimizden de götürüyor olabilir ama bu böyle. Henry topu eliyle aldı diye ona ömür boyu kızmak beraberinde iki yüzlülüğü de getiriyor. İrlandalılar mesela bunu ömür boyu unutmayacaktır ama aynı hareket kim bilir İrlanda forması giyen kaç kişi tarafından kaç kez yapılmıştır? Arasak buluruz.</p>
<p>Benim Henry&#8217;e olan kızgınlığımın nedeni o elle çevrilen top ve atılan gol değil. Sonrasındaki gol sevinci. Henry golden sonra çılgınca seviniyor, deliler gibi kahkahalar atıyor, İrlandalılar&#8217;ın itirazlarını bastırmak istercesine. Onun sevinci diğer arkadaşlarınınkinden farklı. Çünkü hem seviniyor, hem bir yandan cesedi gömüyor.</p>
<p>Bazen bir suçun ardından yaptıklarınız, insanların vicdanına suçun kendisinden çok daha fazla dokunabiliyor. Bir suçu işlemek bir şey, onu inkar etmek, kurbanların yüzüne baka baka hiçbir şey yokmuş gibi davranmak, dalga geçmek başka bir şey. Hele ki cezasız kalmış bir kabahatin pişkince inkarı o kabahati unutulmaz kılar. Yanlış bir şey yapmak, bundan pişman olmamak ve bunu kurbanın yüzüne vurmak; işte bu dokunuyor. Çünkü bu dünyada kötü olana dair bir şey. Bir futbol maçında atılan bir gol, insanların hayatında ne kadar hayati olabilir ki? İrlanda Dünya Kupası&#8217;na gitse ne olur, gitmese ne olur? Mesele bu değil. Mesele, kötü olmayı meşrulaştırmakta. Mesele, kabahatlinin mağdurla dalga geçebildiği bir dünya yaratmakta. Acıtan şey bu; üç ay, üç yıl ya da 97 yıl geçmiş olsa da.</p>
<p>Henry o gün o topu eliyle alarak yaptığı şey yanlıştı; ama sonrasında yaptığı kötülüktü. Ve her kötülük gibi diğer kötülüklerin açtığı yaralara değdi.</p>
<p>Henry&#8217;nin o topu eliyle almış olması umrumda değil, ama o gol sevincini asla unutmayacağım. Ve bu yüzden Henry hep bir sahtekar olarak kalacak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><iframe src="http://www.youtube.com/embed/jxw1-Id91lQ" frameborder="0" width="420" height="315"></iframe></p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=1989">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/en-sevdigim-on-iron-maiden-sarkisi/" rel="bookmark" class="crp_title">En sevdiğim on Iron Maiden şarkısı</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/kafa-utusu-en-sevdigim-bes-black-metal-sarkisi/" rel="bookmark" class="crp_title">Kafa ütüsü: En sevdiğim beş Black Metal şarkısı</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/sevdigim-on-rebetiko-laiko-parcasi/" rel="bookmark" class="crp_title">Sevdiğim on Rebetiko-Laiko parçası</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/en-sevdigim-bes-thrash-metal-sarkisi/" rel="bookmark" class="crp_title">En sevdiğim on thrash metal şarkısı</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/kanli-pazarin-ardindan/" rel="bookmark" class="crp_title">Kanlı Pazar&#8217;ın ardından&#8230;</a></li></ul></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/henry-neden-hep-bir-sahtekar-olarak-kalacak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir yılbaşı muhasebesi&#8230;</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/bir-yilbasi-muhasebesi/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/bir-yilbasi-muhasebesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 03:55:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[sportif meseleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=1980</guid>
		<description><![CDATA[Yılbaşı gecelerinin en az tombala ya da alkollü araç kullanımı kadar klasiği geride kalan yılın yarım yamalak muhasebesi ve yeni yıl için alınan kararlar. Kararlar kısmına pek girmiyorum, sonuçta yılbaşı da bir gün ve hayatınızdaki koşulları ne kadar değiştirebiliyorsa o kadar değiştirebiliyor. Olanlar, öyle olmaları gerektiği için, başka türlü olamayacakları için öyle olmaya devam ediyor, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/bir-yilbasi-muhasebesi/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>Yılbaşı gecelerinin en az tombala ya da alkollü araç kullanımı kadar klasiği geride kalan yılın yarım yamalak muhasebesi ve yeni yıl için alınan kararlar. Kararlar kısmına pek girmiyorum, sonuçta yılbaşı da bir gün ve hayatınızdaki koşulları ne kadar değiştirebiliyorsa o kadar değiştirebiliyor. Olanlar, öyle olmaları gerektiği için, başka türlü olamayacakları için öyle olmaya devam ediyor, Marx&#8217;ın dediği gibi.<br />
<span id="more-1980"></span><br />
Aslında ben işin muhasebe kısmını da çok seviyorum diyemem. Yani benim aklıma muhasebe ya da öz hesaplaşma deyince Elveda Lenin&#8217;de kozmonot Sigmund Jahn&#8217;in Doğu Almanya hakkındaki o müthiş ama çok yalnız konuşması geliyor. Eğer dünyaya dair söyleyecek “Sosyalizm duvarlar örmek ve o duvarlar arkasında yaşamak değil, mümkün olduğunca daha fazla insana ulaşmak demektir” gibisinden bir sözünüz yoksa, o muhasebe de ister istemez biraz cılız kalıyor.</p>
<p>Ama hayatımın şu anında ve şu koşullarda, belki Türkiye&#8217;ye ve hayatımın geride kalan bir yılına uzaktan baktığım bir yerde olmaktan, belki de kendime ait şu küçücük alanda yazıyor olmanın getirdiği samimi yalnızlıktan dolayı bu sefer bu kuralı bozacağım. </p>
<p>Geride kalan yıl, benim hayata 1-0 yenik başlayan kalbimin onarıldığı ve bana ikinci bir şansın “aman bunu çar çur etme” diye tembihlenerek verildiği yıl. Dolayısıyla bu yılı çok kırgın kapatmamam gerekiyor. Ama bu hissettiklerimi söyleyemeyeceğim anlamına gelmiyor.</p>
<p>Son birkaç saatini yaşadığımız bu yılda, mesleğimi icra etme konusunda çok da umut veren şeyler yaşadığımı söyleyemem. Bu yıl öğrendiğim şeylerden ilki, internet gazeteciliği denen şeyin var olmadığı ve mevcut koşullarda var olamayacağı oldu. Bir kısmı 2010&#8242;a da taşan internet sitesi genel yayın yönetmenliği denememde gördüm ki, haber ya da spor içerikli ana akım internet siteleri hayatta kalmak için küçücük bir reklam pastasına piranhalar gibi saldırmak durumundalar. Reklam piyasası tamamen “tık” ya da “trafik” adı verilen internet reytingleri üzerinden dönüyor ve siz haberciliği filan bir kenara bırakıp bu rakamları yükseltmeye çalışıyorsunuz. Ürettiğiniz en doğru düzgün içeriğin hükmü ajanstan gelen ve herkesin kopyala-yapıştır yaptığı bir haberden fazla değil. Bir resim galerisinin günlerce uğraşılmış on tane müthiş dosyanın toplamından daha fazla trafik getirdiğini bilmek kalp kırıcı. Kendi yağında kavrulan siteler için belki durum başkadır ama ana akımda bu böyle. Bir noktadan sonra çocukları ağlamasın diye yemekten önce çikolata yemesine izin veren ve obez çocuklar üreten mutsuz ana-babalara dönüyorsunuz. Merdiven altı tekstil atölyelerine oldukça benzeyen koşullarda çalışan editörlerinizin karanlık, havasız, sevimsiz ortamlarda ancak kazanabildikleri üç kuruşu garanti etmeniz için bunu yapmanız gerekiyor. Bu noktada yapabileceğiniz iki şey var; ya bununla yaşayacaksınız, ya bırakacaksınız. Tahmin edin hangisini yaptım?</p>
<p>Bu sene içinde tek bıraktığım şey bu da olmadı. Yazdığım iki gazeteden de farklı nedenlerle ama kendi isteğimle ayrıldım. Bunlardan ilkinde olaylar benim kontrolümde değildi. Yayın politikasına çoğu zaman kesinlikle katılmadığım bir gazetede, spor servisindeki iyi niyetli dostların yüzü suyu hürmetine yazıyordum. “Özgürlüğün çarpıntısı”nı kendi son model cipleri üzerinden kuran insanların yönettiği bu gazetede spor servisi yer yer asgari ücretin de altına inen maaşlarını aylarca alamamayı onurlarına yediremeyince ben de onlarla birlikte ayrıldım, benim gazeteyle tek kuruş para hesabım olmasa da. İkinci hikaye daha yeni, birçoğunuz biliyorsunuz zaten, daha fazla kurcalamak gerekli mi bilmiyorum. Tek söyleyeceğim BirGün benim için ilk günlerinde de içinde yer aldığım bir umut gazetesiydi. O umudun ne kişisel ahbap-çavuş ilişkilerine dokundu diye yazı sansürleyecek kadar hoyrat, ne de sansürü “teknik hata” diye insanlara yutturmaya çalışacak kadar korkak bir kafa yapısıyla yaşatılabileceğine inanıyorum. Sonuç olarak iki ayrılık da, bir üst paragraftaki gibi zorunluydu, kendi yüzüme bakabilmem açısından. </p>
<p>Geride kalan yılın ne siyaset, ne de benim hasbelkader içinde bulunduğum spor dünyası açısından daha geniş ifade alanları bıraktığını söyleyebilirim. Gazeteciler olarak üzerimize kurulmuş ve yıllardır benzerini görmediğimiz baskı koşullarında yaşıyoruz. Yasalar ve onların uygulanışı üzerinden yaratılan çılgınlık, sansürden de korkuncu otosansürü getirmeye başladı. Dahası, bu koşullarda yapılabilecek en doğru şey her türlü ifade özgürlüğünü savunmakken, “birlik ve bütünlüğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde” gibi Kenan Evren&#8217;den aşırma bahanelerle kendi içimizdeki farklı sesleri sindiren klanlar yaratabiliyoruz. Karşı çıktığımız baskıyı, kendi kendimize uygulamaktan çekinmiyoruz. Adil yargılanma, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi konularda insanların haklarını savunmak için onlarla aynı görüşte ya da dost-akraba olmamız gerekmediğinin ayırdında değiliz. Herkes için, en çok da bizim gibi olmayanlar için vermemiz gereken bir özgürlük mücadelesini cemaatvari ittifaklar üzerine dayamaya çalışıyoruz. Buna getirilen en ufak eleştiri egemenleşen bir hırçınlığı eyleme dökebiliyor. </p>
<p>Spor dünyasında da durum vahim. Burada da siyasi alandakilere benzeyen çarpık hukuki süreçler var ve orada yaratılan bütün anomaliler fazlasıyla bu alanda da mevcut. Spor alanında da insani haklarını savunduğunuz kimi insanları eleştirmeniz ya da kendinizi sınıfsal olarak ayrı yere koymanız, ağır bir tahammülsüzlük dalgasıyla karşılanıyor. Üstelik burada o insanlar egemen sınıftan ve onları ciddi bir fanatizm radyasyonuna maruz kalmış hırçın kitleler savunuyor. “Başkanları”na laf ettiniz diye üstünüze yürüyenler, Vikash Dhorasoo&#8217;nun deyimiyle “paradoksal olarak, aslında onlar için mücadele ettiğiniz kitleler.” Bu koşullarda futbolun kapitalizmin parasal ilişkileri kadar çıkar ilişkilerinin de oyuncağı olduğunu, sporun, özellikle de futbolun sınıfsal tahlillerinin özellikle bu zamanda yapılması gerektiğini anlatmanız pek kolay değil. Deneseniz de fanatiklerin isterik ezberleri arasında kayboluyor. Son altı ayda peydah olan fanatizm esnafı bu işin hem ekmeğini yiyor, hem yeni tohumlarını ekiyor. </p>
<p>Bunlarla daha ne kadar ya da nasıl mücadele edilebilir, tam bildiğim söylenemez. Üstte de belirttiğim gibi bu konularda yeni yıl kararları almayacağım. Olanlar, öyle olmaları gerektiği için, başka türlü olamayacakları için öyle olmaya devam edecekler. Tek bildiğimin, onları öyle yapan koşulları tümden değiştirmenin kolektif hayaline inanmaya devam edeceğimi söyleyebilirim ancak. </p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=1980">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/bir-gun-herkes-banu-guven-olmayacak/" rel="bookmark" class="crp_title">Ece Hanım&#8217;ın &#8220;herkes&#8221;i</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/n-asil-c-ocuk-kalacaksin-ki-bu-ulkede/" rel="bookmark" class="crp_title">N.asıl Ç.ocuk kalacaksın ki bu ülkede&#8230;</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/daghan-ne-yapiyor/" rel="bookmark" class="crp_title">dağhan ne yapıyor?</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/bloglamak-ya-da-bloglamamak/" rel="bookmark" class="crp_title">Bloglamak ya da bloglamamak</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/blogumadokunma/" rel="bookmark" class="crp_title">#blogumadokunma</a></li></ul></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/bir-yilbasi-muhasebesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ece Hanım&#8217;ın &#8220;herkes&#8221;i</title>
		<link>http://www.daghanirak.com/bir-gun-herkes-banu-guven-olmayacak/</link>
		<comments>http://www.daghanirak.com/bir-gun-herkes-banu-guven-olmayacak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Dec 2011 15:17:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.daghanirak.com/?p=1972</guid>
		<description><![CDATA[“Sınıfsız Domates” denen o garabet yazısını eleştirdiğimden beri Ece Temelkuran hakkında yorum yapmamak için ciddi bir özen gösteriyorum. Zira Temelkuran&#8217;la ortak arkadaşlarımız, dostlarımız var ve onlar arkadaşlarını korumak istediklerinde ne yazık ki işler kişiselleşiyor, kalpler kırılıyor. Ama şunu da söyleyeyim, o “Sınıfsız Domates” yazısına yapılan onca savunma içinde, başta Temelkuran&#8217;ınki olmak üzere, yazının içeriğindeki avuç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<fb:like 
		href="http://www.daghanirak.com/bir-gun-herkes-banu-guven-olmayacak/" 
		layout="button_count" 
		show_faces="false" 
		width="100" 
		
		action="like" 
		colorscheme="light" 
		style="margin-top:5px;"
		class="fb_edge_widget_with_comment fb_iframe_widget"></fb:like><p>“Sınıfsız Domates” denen o garabet yazısını eleştirdiğimden beri Ece Temelkuran hakkında yorum yapmamak için ciddi bir özen gösteriyorum. Zira Temelkuran&#8217;la ortak arkadaşlarımız, dostlarımız var ve onlar arkadaşlarını korumak istediklerinde ne yazık ki işler kişiselleşiyor, kalpler kırılıyor. Ama şunu da söyleyeyim, o “Sınıfsız Domates” yazısına yapılan onca savunma içinde, başta Temelkuran&#8217;ınki olmak üzere, yazının içeriğindeki avuç dolusu faül hakkında tek bir doyurucu savunma gelmedi. Onun yerine bol bol “Ece iyi kızdır” savunması dinledim. Ben de “kötüdür” demedim zaten, tanımam da kendisini.<br />
<span id="more-1972"></span><br />
Bana bu yazıyı yazdıran şey, Ece Temelkuran&#8217;ın Habertürk&#8217;te çıkan “Bir gün herkes Banu Güven olacak” yazısı. Temelkuran, iyi niyetli olduğundan yüzde yüz emin olduğum bir şekilde, medyaya yapılan baskılardan bahsediyor ve Banu Güven&#8217;in kendisine açtığı blogda sergilediği habercilik örneklerini övüyor. Şunu net bir şekilde söyleyeyim; hem medyaya yapılan baskılar konusunda, hem de Banu Güven&#8217;in blogu konusunda kendisiyle tamamen hemfikirim. Hiçbir itirazım yok o konuda. Eline sağlık.</p>
<p>Lakin şu paragrafından itibaren ayrılıyoruz; “Sanırım eninde sonunda hepimizin yapacağı bu olacak. Geriye sadece hakikaten habercilik yapmak isteyen, hakikaten sözünü söylemezse yaşayamayacağını hisseden insanlar kalacak ve kendi medyalarını kuracaklar.“</p>
<p>Ben “Sınıfsız Domates” yazısını eleştirirken Ece Temelkuran&#8217;ın dünyayı yalnızca kendi ait olduğu sosyal sınıf ve kendi sosyal çevresi üzerinden anlamlandırmaya çalışmasını eleştirmiş ve şunu demiştim: “Siz bu sınıf öfkesi işini Oxford’lu siyaset bilimci arkadaşınıza değil, gazetenizin binasının hemen arkasındaki Dolapdere’de evlerini zenginlere kaptırmakta olan insanlara bir sorun.” Şimdi yine benzer şeyler söylemek durumundayım.</p>
<p>Sıkıntı şu; Ece Temelkuran yine ve kim bilir kaçıncı kez, konunun merkezine kendisini ve kendi gibileri koyuyor. Bu örnekte “herkes” dediği Banu Güven ve kendisi gibiler. Eğer Pi sayısını 3 alır gibi “herkes”i Banu Güven ya da Ece Temelkuran alırsak dediği doğru. Ancak Pi, hâlâ 3.141592653589793238462643383279502&#8230; diye sonsuzluğa uzuyor; Banu ve Ece Hanımlar da hâlâ Türkiye medyasının en şanslı azınlığına mensup. </p>
<p>Medya, Türkiye&#8217;de sendikasızlaştırmanın ve iş güvencesizliğinin en ağır yaşandığı sektörlerden. Aynı şekilde medya gruplarının iş dünyası ve egemen siyasetle olan etle tırnak ilişkisi nedeniyle editöryel bağımsızlıktan da bahsetmek mümkün değil. Bütün bunların sonucu olarak gazeteci dediğimiz insan bu ülkede, hele ki ana akım medyada çalışıyorsa, işine yabancılaşmış, istediğini yazamayan, özel alanda bile kendini ifade etmesi hoş görülmeyen, çok çalışan, az kazanan, mutsuz ve güvencesiz bir insan.</p>
<p>Evet, bu ülkede ana akımda çalışan bir sürü gazeteci toplumsal olaylara duyarlı, bu işin böyle olmaması gerektiğini biliyor ve başka bir medya düşlüyor. Zaten mutsuz olmalarının nedeni de bu. Ama pek azı Banu Güven gibi kapıyı çekip çıkabilir, çünkü ödemeleri gereken bir ev kirası, bakmaları gereken bir aile var. Çocuğumuz bizden bir şey istediğinde, kaçımız Spartaküs kalabiliriz ki?</p>
<p>Yani herkes Banu Güven olamaz maalesef, olamıyor, olamayacak. Ancak Ece Temelkuran&#8217;ın dünyasındaki “herkes” Banu Güven olabilir. Onlar kapıyı vurup çıkabilir, kendi bloglarını açıp istediklerini yapabilir. Kınamak için söylemiyorum, sonuçta herkes bunu yapmak ister. Ayrıca başka bir ana akım haber merkezine atlamak yerine, bunu yapması da saygıya değer. Mesele o değil.</p>
<p>Mesele şu. Ece Hanım “herkes” deyince, kimse “herkes” olmuyor. Her şeye kendi sınıfının, kendiyle aynı hayatı yaşayan insanların perspektifinden bakmayı bıraksa, biraz altındaki insanların o hani kendi deyimiyle “bir aylık maaşları kadar parayı ayakkabıya yatırdığı” insanların yaşamına baksa, bazı şeyleri görecek. Neyi görecek mesela? Ana akım medyada çalışıp tuttukları blogda yazdıklarını şeflerinden gizlemek zorunda olan, Twitter&#8217;a girişi yasaklanmış gazetecileri görecek. Bizzat kendi çalıştığı gazetede eline “hakkında yazılması yasak konular” tutuşturulmuş, kendini patronun tetikçisi gibi hisseden ve kendini ifade etme şansı sıfırlanmış insanları görecek. Evet, onlar da kapıyı vurup çıkmak ve kafasından geçenleri haykırmak istiyor. Ama onlar bunu yaparsa bırak ayakkabı alışverişi çılgınlığına kapılmayı filan, aç kalırlar. Yapabilecekleri en fazla dörtte bir maaşa BirGün, Evrensel, Özgür Gündem ya da başka bir özgür yayın organına geçmek, orada da Zeynep Kuray dostumuz gibi bir gün kolundan çekilip göz altına alınmak olur. Çoğunluk bunu da yapamaz, kendi depresyonunda yaşar, gider. Ta ki bir gün bir tenkisat dalgasında kapının önüne konana kadar.</p>
<p>Özetle; ana akımın köşelerini tutmuş bir avuç şanslı insanla, o sürünmeye mahkum edilmiş medya çalışanlarını karıştırmayın. “Herkes” biziz, siz olsa olsa “bazıları”sınız. Sizi şanslı olduğunuz için suçlamıyoruz ama “herkes” adına konuşmaya hakkınız yok. Çünkü sizin “herkes” dediğinizle, bizim “herkes” dediğimiz farklı. Siz “sınıf teorisi”ni domatesler üzerinden sorgulayan Ece Hanım buna ne dersiniz bilmiyorum da, ben “sınıf farkı” diyorum. </p>
<p>Belki sizin iddia ettiğiniz gibi domateslerin sınıfı yoktur bu ülkede de, gazeteciler arasında epeyce bir sınıf farkı var, bilesiniz. </p>

                            <div id="aspdf">
                                <a href="http://www.daghanirak.com/wp-content/plugins/as-pdf/generate.php?post=1972">
                                    <span>Pdf Yap!</span>
                                </a>
                            </div>
                        <div id="crp_related"><h3>BUNU ALAN BUNLARI DA ALDI:</h3><ul><li><a href="http://www.daghanirak.com/bir-tunus-valisinin-zincirleme-trafik-kazasi/" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Tunus valisinin zincirleme trafik kazası</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/blogumadokunma/" rel="bookmark" class="crp_title">#blogumadokunma</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/medyada-meshur-muhalefetinin-nafileligi-uzerine/" rel="bookmark" class="crp_title">Medyada meşhur muhalefetinin nafileliği üzerine</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/bir-yilbasi-muhasebesi/" rel="bookmark" class="crp_title">Bir yılbaşı muhasebesi&#8230;</a></li><li><a href="http://www.daghanirak.com/nefret-peygamberleri/" rel="bookmark" class="crp_title">Nefret peygamberleri</a></li></ul></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.daghanirak.com/bir-gun-herkes-banu-guven-olmayacak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

