Spor değil, pazarlama kulüpleri

?Taraftarların gerçekleri sadece kulüp kanalından öğrenmesi güzel.?

Büyük kulüplerimizden birinin profesyonel yöneticilerinden biri buyurmuş.

Taraftarların gerçekleri öğrenmesi güzel, taraftarların kulüp kanalından gerçekleri öğrenmesi de güzel. Buraya kadar sorun yok. Peki neden taraftarın gerçekleri ?sadece? kulüp kanalından öğrenmesi bu kadar arzulanıyor? Önemli olan taraftarın kulüp hakkında doğru düzgün bilgi sahibi olması değil mi, diğer medya organları da yalan yazmasa, taraftar gerçekleri oradan da öğrenebilse güzel olmaz mı?

Hayır olmaz.

Taraftar gerçekleri ?sadece? kulüp kanalından öğrenmeli.

Çünkü kulüp o kanalın aboneliğini taraftara satıyor, para kazanıyor.

Abone olan gerçeği öğrensin, parayı veren düdüğü çalsın. Parası olmayan da palavrayla yetinsin.

Zaten parası olmayana taraftar denmez ki! 175’e satılan formalardan, stadyumdan sökülen oturaklardan bile alamaz o biçareler!

İşin acı tarafı, taraftarın sağlıklı bilgiye kulüp yayın organları dışında bir yerden ulaşamaması yalnızca temenni edilen bir şey değil, bunun için eyleme de geçilmiş durumda.

Beşiktaş’tan, Galatasaray’dan, Fenerbahçe’den bir futbolcuyla yapılmış bir röportaj mı okuyacaksınız? Kulüp dergilerinin, televizyonlarının çanak söyleşilerine mahkumsunuz. Her gelene aynı suya sabuna dokunmayan sorular, hepsinden aynı klişe cevaplar. Hepsi İstanbul’dan nasıl memnunlar, antrenman tesislerinin kalitesinden nasıl etkilenmişler, hava alanındaki karşılama nasıl da süpermiş…

Hep aynı terane…

Kulüp medyasının gazetecilerinin zaten eli kolu bağlı, sorulabilecek sorular belli. Koyun kırkar gibi aynı sorular soruluyor her ay… Medyada çalışan diğer gazetecilerin de durumu farklı değil. Binbir takla atarak zor bela bir röportaj için kulüpten izin koparan gazeteci biliyor ki ters bir soru sorması hâlinde bu yüzyıl içinde o kulüpten başka röportaj kopartamayacak. Gelsin yine İstanbul, rakı, balık, şiş kebap, ne şiş yansın ne kebap soruları… Gazeteci de biliyor öyle iğdiş edilmiş röportajı yapmaya değmeyeceğini, kulüp dergisinden kopyala-yapıştır’ı yeğ tutuyor. Dergisinin reklamı yapıldı diye kulüp profesyonelinin ağzı kulaklarında fiyonk oluveriyor da, okuyucu bir doğru düzgün röportaj okuyamıyor.

Hayır bir de zannedersiniz ki, kulüplerde her şey süt liman, efendiler sefasını sürüyor.

Sen dünyanın en ünlü hocalarından birini taraftarının isteğinin aksine kovmuşsun. Stadyum yapım sürecin komediye dönmüş. Devlet erkanı kendi stadında merhum başkanına hakaretler etmiş, sen buna karşılık protesto eden taraftarına savaş açmışsın. Stadyumunda atkı açan işçiye bile tahammülün olmamış, kapının önüne koymuşsun. Stadyumu açarken kulübün kurucusunun adını anmayı unutan sen değilmişsin gibi, bir de sponsorunla papaz olmuşsun. Burnuna değil, bıngılına kadar halkla ilişkiler skandalına batmışsın haberin yok.

Peki, ne yapıyorsun durumu düzeltmek için?

Sami Yen’deki son maçta koltukları yangından mal kaçırır gibi söküp, taraftarını betona oturtuyorsun.

Kulübün açılışını şifreletiyorsun, gelmek isteyene bilet satmıyorsun. Çocukla gelmeyin diyorsun.

Teknik kadronda iki efsane var. Bir tanecik röportaj verebiliyorlar mı? Hayır. Çünkü ya kendine saklıyorsun, ya karşılığında para istiyorsun.

Deli Dumrullaşıyorsun, taraftara ?ya para verirsin, ya kulübün k’sini göremezsin? diyorsun.

Bunları yapıyorsun çünkü biliyorsun ki, bu taraftarın kulübüne sevdasına eli mahkum. Sattığın ürünü müşteriye satsan yine razıyız da, müptelaya satar gibi satıyorsun.

Bir şeyi unutuyorsun. Bu taraftar o renkleri satış-pazarlama bölümleri, kurumsal iletişim departmanları, futbol a.ş.’ler, sportif a.ş’ler yokken de seviyordu. Bu taraftar, üzerinde pijamadan bozma çubuklu pazar penyesi formalar varken de takımının peşindeydi. Bu taraftarın armanın peşinden gitmek için sana ihtiyacı yok. Senin o armadan ekmek yiyebilmek için taraftara ihtiyacın var.

Taraftar iptilanın uykusunda diye yüz buluyorsun da…

Dua et o taraftar bir gün uyanmasın…

*4 Mart 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

image_pdf