Rakamları Fetişleştirmek*

04 Eylül 2010 tarihinde yayınlandı. Kategori: futbol, gazete, sportif meseleler, taraf

Bugün biraz taktik ifade eden rakamların fetişleştirilmesinden bahsetmek istiyorum. Malum, güç dengeleri sıkı sıkıya kurulunca büyüklerin dalaşında galibi belirlemek için sahaya yapılan müdahalelerin önemi de artıyor. Durum böyle olunca, herkes bir anda antrenörleşmeye başlıyor. 4-4-2 olmasın da 4-3-3 olsun, o olmasın da 4-2-3-1 olsun. Herkes futbolun şifrelerini çözme derdinde. Kim maçı niye kazandı, öbürü ne yapsa kazanabilirdi? Bu skor tabelacılığından da öte bir şey, futbolu farklı skor tabelası ihtimallerinin evreninden görme çabası. Antrenörlerin bunu yapmasını anlarım, sonuçta onların işi. Gazetelerde de buna belli bir yer ayrılabilir belki, tek düzelikten kurtulmak için. Zaten kastım taktikler hiç konuşulmasın değil, ancak taktiğin futbol içindeki oynadığı rolden daha fazlasının konuşulmasının bilerek ya da bilmeyerek başka motivasyonlardan kaynaklandığını düşünüyorum.

Futbolu güzel ve aynı zamanda popüler yapan iki şey var; birincisi çok basit olması, ikincisi ise çok sürprizli olması. Herkes futbol için bir şeyler söyleyebilir, ama kimse bir futbol maçında neler olabileceğini tam olarak bilemez. Zaten bilebilseydi zevki kalmazdı. Daha maçın ilk saniyesinde kalecinin yiyebileceği saçma sapan bir gol, çizgiyi buz gibi geçip de gol sayılmayan bir top, siniri atıp da hakeme girişen futbolcunun gördüğü kırmızı kart hâlâ ve sonsuza kadar bir futbol maçının en az taktik kadar belirleyicileridir. Bir futbol maçında etkili olabilecek sosyal-siyasal-ekonomik etmenleri hiç saymıyorum bile. Herhalde o etmenleri yok sayarak Diyarbakırsporlu, Ankarasporsuz geçtiğimiz sezonu analiz etmek gülünç olurdu.

Günümüzde futbolda taktik rakamlarının fetişleştirilmesi, bu yukarıda anlattıklarımın bir bileşeninin verdiği bir sonuç aslında. Aşağıdakilerle yukarıdakiler arasındaki güç dengelerinin bu kadar açıldığı, yukarıda ise güç savaşının bu kadar şiddetlendiği bir futbol ortamında, kazananı bilmek ciddi bir gösteri peygamberliği kariyeri vaat ediyor. Futbolun açıklanamaz tarafını taktik rakamlarıyla gargaraya getirmek bunun kısa yolu. Kaldı ki, herkesin üç aşağı beş yukarı bir şeyler söyleyebildiği bir konuda sözünüzün dinlenmesi için bir sofistikelik algısı da yaratmanız gerekiyor, sahte bile olsa. Ne dediğinizden zerre kadar haberiniz olmasa da, bir maçta taktik dizilişin sonuca en fazla ne kadar etki ettiğinden bihaber bile olsanız sihirli rakamları kullanın. Nasılsa futbolun hâlâ izah edilemeyen bir kısmı var ve o kısmı rakamlarla gargaraya getirip anlıyormuş gibi yapsanız da aksini ispat edebilecek kimse yok. Biraz Foucault tartışmak gibi, anlamıyorsanız bile anlıyormuş gibi yapmanız yeterli, nasılsa bağlamdan ne kadar koparsanız, o kadar postmodern oluyorsunuz, bu da sizi o tartışmanın efendisi yapmaya yeter de artar bile.

Bu taktik üzerine döndürülen gargara da aslında futbolun post-modern -ya da bağlamından koparılmış- tarafına işaret ediyor. Endüstri futbolunun futbolu hayat içerisindeki bağlamından koparmaya çalıştığı devlet sırrı değil. Taraftarı müşteriyle değiştiren, yayınlarda içine reklam yerleştirilmiş sanal gerçeklik algılarını dayatan, ama örneğin bin bir teknolojiye rağmen Şampiyonlar Ligi’nde tribünleri çekmeyi reddeden (sahi, Beşiktaş-Liverpool maçındaki efsane tribünü TV’de kaç saniye gördük?) futbol endüstrisi, futbolu hayattan kopuk, sahada olan ve biten bir şey olarak görmemizi istiyor. Bu anlamda, bizim futbolu bir matematik oyunuymuş gibi rakamlar ve taktik hesaplar üzerinden algılamamız bunun bir parçası değil mi? Paisley’den, Shankly’den, Clough’tan bize futbola ve hayata dair öğütler kalırken, José Mourinho’dan yalnızca bir taktik dizilişin kalacak olması bir şeyler anlatmıyor mu?

Ben taktiğin futboldaki yerini yok sayıyor filan değilim, ancak yalnızca rakamlar üzerine kurulu bir futbol mantığını reddediyorum. Futbol hâlâ İstanbul’da yankılanan “You’ll Never Walk Alone”, hâlâ hatalı gol yiyen Fevzi’nin formasını içine giyip gol atan İlhan Mansız, hâlâ Henry eliyle asist yaptı diye Fransa elensin isteyen sıradan, vicdanlı adam. Futbolu rakamlar yönetiyor gibi görünse bile bu oyunu özel yapan hâlâ bunlar. O yüzden bunları savunmak, en az taktik hesaplarını kurcalamak kadar önemli.

*4 Eylül 2010 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Yazdır Yazdır

Bloglamak ya da bloglamamak*

26 Ağustos 2010 tarihinde yayınlandı. Kategori: gazete, sportif meseleler, taraf

1970′lerin sonunda, iflas eden kapitalist Britanya’nın sosyal çöküntüsüne karşı isyan bayrağını açan punklar, yarattıkları Kendin Yap (Do-It-Yourself veya DIY) (est)etiğiyle serbest piyasanın kendisi için ürettiklerini reddetmiş ve kendi kültür ürünlerini -ve tabii haberlerini de- kendisi üretmeye başlamıştı. Kuralsız gibi gözüken ama kendi içinde bir tutarlılığa dayanan ve kapitalizme -iktidara- teslim olmamayı şiar edinmiş bir hareketti bu. O güne kadar süje olarak görülen, mesajın alıcı tarafındaki edilgen insanın mesajı üretmeye başlaması, her türlü sosyal iletişimin biçimini sonsuza dek değiştirdi. Internet üzerinde tutulan günlükler, yani bloglar günümüzde Kendin Yap estetiğinin temsilcileri olarak karşımıza çıkıyor. Herhangi birinin, ücret ödemeksizin, özel teknik yeteneklere sahip olmasına gerek olmaksızın Internet üzerinde üretim yapmasını sağlıyor bloglar. Bu bakımdan da Kendin Yap’ın önemli koşullarını sağlıyorlar. Türkiye’de özellikle futbol alanında bloglar çok hareketli ve sürekli artan bir üretim var.
Devamını oku…

Yazdır Yazdır

Sponsor? Bir de bana sor!*

19 Ağustos 2010 tarihinde yayınlandı. Kategori: futbol, gazete, sportif meseleler, taraf, voleybol

Boronkay, Beslen, Çukurova, Tofaş, Paşabahçe, Petrolofisi, Jet-Pa, Eti, Nasaş, Netaş, Meysu, Tuborg, Mis Süt, Vestel, Sönmez Filament, Kombassan, Arçelik, Salat… Merak etmeyin, gizli reklam yaparak köşe üzerinden yolumu bulmaya çalışmıyorum, zaten beceremem. Türlü meczuplukla süslenmiş bir laf salatasının peşinde de değilim, zira meşhur ve meşum bir gazetenin üçüncü sayfasının köşe baykuşu değilim. Türkiye sporunda nalları dikmiş sponsorlukların hesabını yapıyorum. İlk elden bir yirmi tane çıktı, daha da yazılır ya neyse…
Devamını oku…

Yazdır Yazdır

Süpürenler – Süpürülenler*

13 Ağustos 2010 tarihinde yayınlandı. Kategori: futbol, gazete, sportif meseleler, taraf

Sporla hayatı birleştiren bağları didiklemeye niyetliyseniz eninde sonunda – ama mutlaka- “yeni icat çıkarmakla” suçlanırsınız. Sporun hayatın farklı alanlarındaki kökleri istediği kadar aleni ve hayati olsun, birileri çıkar ve “cık cık cık” ritmi eşliğinde aynı şarkıya başlar. Bazen karşınızdakinin o kadar rahatsız olduğunu hissedersiniz ki, aslında bir damara basmakta olduğunuzu ister istemez fark edersiniz. “Bir kadın çıkardınız, olmaz bayandır o” diyen kaşlarını çatan federasyon başkanının ya da veteran spor yazarının öfkesi, “dünyanın en şaşkın penaltısı, bayandan” diye başlık atan spor sitesinin “oh bayan yapmış, oh kadınlar futbol oynayamaz” minvalli isteri krizi, “spora politika sokmayın arkadaşım” diye söylenen anonim kardeşler korosunun hiddeti bu rahatsızlığın kaynağını merak ettirir.
Devamını oku…

Yazdır Yazdır

PAOK: Şu Çılgın İstanbullular

10 Ağustos 2010 tarihinde yayınlandı. Kategori: futbol, gazete, sportif meseleler, taraf

Fenerbahçe’nin UEFA Avrupa Ligi’nde Yunanistan’ın PAOK ekibiyle eşleşmesi, gözleri Selanik’in siyah-beyazlı takımına çevirdi. PAOK’un İstanbul kökenli bir kulüp olması bu iki maça gösterilen ilgiyi de oldukça arttırdı.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki benzerlikler ve farklılıklar, milliyetçilikler yüzyılının kanlı tarihiyle birleştiğinde güvensizlikler ve gerginlikler şeklini alıyor. Ancak bir yandan da iki tarafın birbirine duyduğu karşı konulmaz bir merak var. PAOK hakkında da Türkiye’de tevatür çok; Beşiktaşlı oldukları için amblemlerinin kartal olduğundan tutun da, taraftarlarının Sırbistan’daki Partizan’a neo-nazi oldukları için sempati duyduğuna kadar. Hatta PAOK’un K’sinin Konstantinoupoli olmasını kulübün İstanbul’u geri almak amacıyla kurulduğunun delili sayanlar bile var.
Devamını oku…

Yazdır Yazdır