Dopingi ne yaratıyor?

dağhan ırak sporda dopingSporda performans artırımı için çeşitli katkılar kullanmanın tarihi, köklerini sporun bile ortaya çıkışından öncesinden alıyor. İnsan, her şeyden önce düşmanlarına ve doğaya karşı hayatta kalabilmek için fiziksel performansını arttırmanın yollarını hep aradı. Bunun için bitkilere ve farklı yöntemlere hep başvurdu. Günümüzde de performansa katkı yapmanın kural dışı sayılmayan pek çok yolu var. Dolayısıyla dopingin nerede başlayıp, nerede bittiğini, çizgiyi nerede çekmek gerektiğini belirlemek o kadar da kolay değil. Aynı şekilde insanların içindeki hile yapma dürtüsünü tamamen ortadan kaldırmak da. Bunlar spor felsefesine dair pek çok gri alanı da içinde barındıran tartışmalar.

Diğer taraftan bireysel performans artırımına dair çabalar ve bunlara sınırın nerede ve nasıl çekilebileceği ile sporun son elli yılına damga vuran sistematik dopingi de birbirinden ayırabilmek gerekli. Zira özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan, Soğuk Savaş?la rutinleşen ve küreselleşen dünyada sermaye kontrolünde zirve yapan sistematik doping, kaynağını basit insan arzularından alsa da onları çok öteye taşıyor ve bununla mücadele etmek o kadar da kolay değil. Günümüzün anti-doping sistemi zaten bireysel dopingi rahatlıkla engelleyebilecek teknolojiye sahip. Buna rağmen doping bitmiyor, hatta gözlemlenebilir şekilde azalmıyorsa, bunun sistem bazlı bir sorun olduğunu kabul etmek gerekir.

Sistematik dopingin yaygınlaşmasının arkasında sporun öncelikli amacının sportif olmaktan çıkmasının olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar, sporu kişisel hırs hâline getiren bir avuç insan dışında, bu alan hâlâ temelinde modernitenin antik çağdan sahiplendiği sağlam vücut arzusu olan, sağlıklı olma isteğinin diğer tüm amaçlara üstün gelebildiği bir alandı. İki dünya savaşının arasında spor, İmparatorluklar Çağı?nın sona ermesiyle beraber, yükselen milliyetçiliklerin kendilerini kanıtlama alanına dönüşmeye başladı. Spor, ulusal rekabetlerin mikro ölçekte tezahürü için çok elverişli bir sahaydı ve kimsenin bu fırsatı kaçırmaya niyeti yoktu. Totaliter rejimlerin de zaten felsefelerine de uyan bu alanı sahiplenmesiyle sporda başarılı olmak ?ulusal sorun?un bir parçası hâline geldi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise spor ?savaşsız, diplomatik rekabet? düsturunun uygulama alanı olarak görüldü ve Soğuk Savaş?ın içinde ciddi bir yer tutmaya başladı. Spor, hem diplomatik meşruiyet, hem de üstünlük kanıtlama aracı olmuştu. Diğer devletlerle aynı ortamda yarışmak, kendini ispat etmenin bir tarafıydı. Madalyonun diğer yüzünde ise onlardan üstün olmak yatıyordu. 1960?larda doping o kadar sistematik hâle gelmişti ki, dopingle mücadele etme gereği doğmuştu. 1970?lerde ve 80?lerde bu mücadele, Soğuk Savaş?ın performans arttırıcılara hasrettiği teknolojinin hâlâ fersah fersah gerisindeydi. Bir tarafında Amerika?nın, diğer tarafından Sovyetler ve Doğu Almanya?nın olduğu çekişmeyi engellemek mümkün gözükmüyordu. Bu yalnızca teknolojik bir gerilikten de kaynaklanmıyordu. Siyasi olarak da dopingle baş edilemiyordu. 1984?te Los Angeles?ta dopingli sporcuların örneklerinin birden bire ortadan kaybolması ve işin ucunun Uluslararası Olimpiyat Komitesi?nin dopingle mücadele sorumlusu Alexandre de Mérode?a kadar dayanması işin boyutlarını gösteren bir örnekti.
SOĞUK SAVAŞ ETKİSİ BİTTİ KÜRESELLEŞME BAŞLADI
1990?ların başında Soğuk Savaş?ın sona ermesi, dopingi bitirmedi. Aksine, yaşanan ekonomik küreselleşme sporu da etkisine alırken, sporcuların performansının yükselmesini kâr maksimizasyonunun önemli bir ayağı olarak algılamıştı. Artık sporda çarpışan kutuplar yoktu ancak eğlendirilmesi ve sırtından para kazanılması gereken bir dünya insan vardı. Sporcular da daha yüksek performansın karşılığını artık doğrudan parasal olarak alabiliyorlardı. Sporcuların başarı uğruna daha erken ölmeyi bile göze alabilmesini tarif eden Goldman İkilemi, işin içine milyonlarca doların da girmesiyle beraber bambaşka bir boyut kazanmıştı. İlginç olan, dopingle mücadelenin bir taraftan dopingi engellemeye çalışırken, diğer taraftan dopingli sisteme meşruiyet kazandırmasıydı. Artık başarı dopingsiz kazananın değil, yakalanmayanın olmuştu. Yakalanacak kadar ?zayıf? olanlar ise çabukça günah keçisine dönüştürülerek sistemi aklamakta kullanılıyorlardı.

Günümüzde sistematik doping, hem metalaşmış spor sisteminin, hem de ulusal gurur üretiminin bir parçası. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bununla o yolla baş etmek mümkün değil. Sistematik dopingi yaratan koşulları ortadan kaldırmadığınız sürece, ondan kurtulamazsınız. Bunun için de sporun bir endüstri ya da ideolojik aygıt olmaktan çıkarılıp tekrar insani bir fiziksel faaliyete dönüştürülmesi gerekiyor. Sporcuların daha fazla para kazanmak/kazandırmak ya da devletlerinin propagandasını yapmak için sağlıklarını feda ettiği bir sistem insanca değil.

Olaya Türkiye açısından bakarsak, ülkedeki spor politikalarının hiçbir şekilde sportif amaçlara dayanmadığını görüyoruz. Türkiye?deki spor sistemi ve spor yöneticilerinin geliştirdiği politikalar tamamen bu alandaki sermaye birikimini ve/veya resmi ideolojiyi şişirmeyi amaçlıyor. Sporun spor için yapılmadığı bir ortamda, yalnızca dopingi değil, şikeyi ve hilenin diğer türlerini engellemeniz mümkün değil. Akdeniz Oyunları biletlerinin başbakan stadyumda protesto edilmesin diye satıştan kaldırılıp AKP ilçe teşkilatlarının bindirilmiş kıtalarına dağıtıldığı bir ortamda, o oyunlarda yarışan milli sporcuların onlarcasının dopingli çıkması hiçbir şekilde sürpriz ya da tesadüf değil. Başarıya ulaşmak için her yolu mübah kıldığınızda sporcuların eline şırıngayı da doğal olarak vermiş oluyorsunuz.