Fincan

Sıradan bir Perşembe akşamıydı, zaten Perşembe akşamlarının sıradan olmayanı var mıydı, tartışılırdı. Cem kanepeye yayılmış, elinde kumanda kanallar arasında durmadan dolaşıyor, buffalo sürüsünün aslanlara karşı verdiği hayati mücadele, seri üretim yerli dizilerin ağdalı ve yapay diyaloglarına karışıyordu. Televizyonun kasasına su doldurup akvaryum yapmak ya da içine toprak doldurup çiçek yetiştirmek için tüm koşullar sağlanmıştı, tabii artık televizyonların öyle hacimli kasalarının olmaması dışında. Cem?in televizyonunun da ekranını çıkarınca geriye bir şey kalmıyordu. ?Belki karınca çiftliği olabilir? diye düşündü, ?eğer yeterince ince toprak bulabilirsem.? İçini çekti, ?belki kum? dedi.

Tam o sırada kapı çalındı.

Cem sıçradı. Evi basmaya mı gelmişlerdi acaba? Cem?in evi daha önce hiç basılmamıştı, basılmasını gerektirecek bir şey yaptığı da söylenemezdi. Aslında herhangi bir şey yapmıyordu. Yaşamı, vücuduna henüz bildirilmemiş bir koma hâliydi. Ama belli mi olurdu, yanlış adres, muhtarlığa yapılmış hatalı bir kayıt, isim benzerliği, keçi sakalı var diye kendisini komünist belleyen bakkalın arka sokaktaki karakola çaktığı bir telefon, her şey olabilirdi. İlk iş olarak eşofmanının altını değiştirmeye karar verdi. Annesinin ?evde giydiği diğer her şey gibi- pazardan aldığı dizleri yer yapmış eşofman altı, bir baskını için uygun muydu acaba? Mesela gazeteciler, ajans muhabirleri ya da, gelmişse ayıp olmaz mıydı? Gri, diz yeri yapmış eşofman altıyla üçüncü sayfaya çıkmak olur muydu? Gerçi her gün insanlar ellerinde baltayla ya da kafaları gövdelerinden ayrılmış olarak o sayfalarda boy gösteriyorlardı ama olsun. Ayıp olurdu.

Kapı bir daha çalındı.

Ev baskınında eşofmanla yakalanmak, şimdi yatak odasına gidip üstünü değiştirmekten evla geldi. Hem bizim memlekette evi basmadan kapıyı iki kere çalacak nazik polis nerede? Jilet gibi takım elbiseyle gezen CSI mı vardı burada? Herhalde polis değildi. Bu sefer de yırtmıştı. Neyseydi.

Gelenlerin polis olmadığı düşüncesinin verdiği rahatlıkla kapıya gitti. Açtığında karşısında yirmilerinin ortalarında gözüken sarı saçlı bir kız vardı. Elinden kenarı kırık bir fincan sarkıyordu. Saçları boya da olabilirdi, ama en azından açık, hatta soluk tenli olduğu kesindi. Kız oldukça güzeldi, ama sanki ruhu vücudunun içinden yere akıyor gibiydi. Vücudunun içinde her ne varsa trafik kazasından çıkmış gibiydi. Bu görüntüyle de ilgili bir şey değildi tam olarak, kızın hâline bakınca insanın altıncı bir hissi devreye giriyor, kızın sefaletiyle ilgili bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Geçiriyor olduğu ruhsal iç kanama, yine de kızın Cem?e çekici gelmesine engel olmadı. Cem, kızın derdi neyse onu iyileştirmek istedi, sonsuza kadar, bunu yapamayacağını bile bile.

Kız elindeki fincanı uzattı. Hırkasının kolları ruhunun akıp gidişine yol verircesine sarkıyordu. Kolları incecikti, önce magazin, sonra sağlık, ardından tekrar magazin programlarına çıkan anoreksik mankenler gibi. Ama bununki farklı bir şeydi. Kız mutsuzluğa ergiyordu.

?Ne istiyor olabilir?? diye düşündü birkaç milisaniye içinde Cem. Aslında ne istediği hiç önemli değildi. Ne olursa olsun bulunacaktı. Esmer şeker, limon tuzu, elma sirkesi, zenginleştirilmiş uranyum; hiç fark etmezdi. Kız ne istiyorsa, o istediği bu evde vardı. Olmak zorundaydı.

Kız büyük bir efor harcayarak, sanki ruhunun boşluktan kaçıp gitmesinden ürkerek ağzını açtı.

?Beni? dedi, dudakları titriyordu, sesi pili biten radyolarınki gibi inceden boğuğa gidiyordu. ?Beni? bu fincanla öldürebilir misiniz??

***

Reklamı yapılan onca şey içinde en aldatıcı şekilde tanıtılan şey modern hayatın kendisi olabilirdi. Televizyonlardan, radyolardan, dergilerden ve reklam panolarından yayılan o stilize hayat, gerçekte olan bitenin zayıf bir kesiti bile sayılmazdı. Yine de gösterilenlerin azlığı o kadar parlaktı ki, bazen gösterilmeyenlerin fazlalığını kapatabiliyordu. Görünmeyen, koca bir sefaletti. Haberlerde acıma duygumuzu sağaltalım diye gösterilen Afrikalı çocuklar filan da değil hem de, şehirlerin tam ortasında, ?senin benim gibi? dediğimiz insanlara layık görülen. Aynı masada oturup oynadığımız ama eline yalnızca sinek ikilisi ve karo üçlüsü gelen insanların hayatı.

Sevda gibilerin hayatı.

Sevda sabah altı gibi uyanır, güzel ama uzak, uzak olduğu için de ucuz, başka bir ülkenin başka bir şehrinde olsa banliyöden sayılabilecek mahallesinden personel servisiyle ayrılırdı. Boynunda kimlik kartlı insanlar, yarım kalmış uykularını tam onlar için dizayn edilmiş romanların basit ve tatlı rüyalarına tahvil ederek geçerlerdi İstanbul?un ortasından, Sevda?yla beraber. Emekli bir şehirlerarası otobüs olan personel servisinin yarı bozuk tavan penceresi o günkü son oksijen kırıntısını sağlardı.

Otobüs, şirketin logosunu gururla taşıyan büyük plazanın gözüne gözükmeyecek gibi bir yere terk ettiği yavru binasına yanaştığında oksijenle, gökyüzünün rengiyle, yerkürenin kendisine dair herhangi gerçek bir şeyle vedalaşma zamanıydı. İçerde hava konserveydi, su plastik şişelerin içinden akıyordu ve pencereler dışarıdaki gökyüzünü gri ve kasvetli göstermek için yaratılmıştı. İçerideki hayat yalnızca yapay değildi, içeride gerçek kalan her şeyi de yapaylaştırıyordu. Gerçi içeride sahici olarak acıdan başka ne yaşanabilirdi, orası da meçhuldü.

Sevda saat sekiz gibi plastik kartı boynunda, plastik masasının önündeki plastik sandalyeye oturup plastik bir gülümsemeyle karşılayacağı telefonun çalmasını beklerdi. Birkaç dakikaya yetkili birileriyle görüşmek isteyen sinirli insanların çaldırdığı gergin telefonlar başlardı. Sevda yetkili biri değildi. Sevda?nın yetkili olduğu tek konu, yetkili biriyle görüşmek isteyen insanları yetkili biriyle görüştürmemek üzerineydi. Canlı bir bariyerdi Sevda, tampon bölgeydi, açılmayacağı biline biline tekmelenen kapıydı. İnsanların birbirlerine sinirli sinirli anlatacağı, internetten birbirleriyle paylaşacağı o hakaretlerle süslü hikayelerin ismi lazım değil kahramanıydı. Zaten adı da Sevda değildi. İpekti, Pervindi, Sedaydı, şuydu, buydu. ?Merhaba ben Gökçe, size nasıl yardımcı olabilirim?di, dokuza basınca çıkan şeydi. Çağrı merkezi otomasyon programı onu muhtemelen A5324 gibi bir olarak tanıyordu. Bir robot ya da ona benzer bir şey gibi. Şey gibi.

Bilgisayarın köşesindeki saat olmasa nasıl geçtiği anlaşılamayacak zaman, kendini gri aynalı camların arkasına gösteremeyen güneş battıktan biraz sonrasına kadar, bir sonra vardiyanın soluk yüzlü Sevda?ları gelinceye kadar sürerdi. Aradan yüzlerce ?merhaba ben Gökçe?, ?beyefendi maalesef bu konuda size yardımcı olamıyorum? geçene kadar, yüzlerce sinirli telefon kapatma ve sessiz sedasız karşılanması gereken bir o kadar bağırma faslı geçinceye kadar. Sonra tekrar emekli şehirlerarası otobüs, çoktan tükenmiş olan günden son kalan oksijenin pencere kenarından aktığı birkaç saat ve ertesi gün her şey tekrardan başlayana kadar rahatsız bir uyku.

Cehennem tekerrürden ibarettir derlerdi ama aslında cehennem tekrara alıştığın an her şeyin biraz daha kötüye gitmesiydi. Sevda?nın hayatının çekilmez rutini de her uyuşarak atlatılabilecek hâle geldiğinde, yeni bir şey hayatı biraz daha kötüleştirmek için kapıda görünüyordu. Çağrı merkezi otomasyon sistemi A5324  ve diğer kodları her neyselerin daha verimli çalışabileceğine her an hükmedebilirdi, zira gelişmenin sınırı yoktu. Gelişme uğruna yemek saatleri kısalabilir, çay molaları kaldırılabilirdi. Verimliliğin yanında bunların ne önemi vardı ki?

Hatta A5324 ve diğerlerinin tuvalette geçirdiği zaman bile optimize edilebilirdi. Kimin tuvalette ne kadar kaldığı bilinirse tabii. Tuvaletin kapılarına parmak izi okuyucu koymak yeterliydi mesela. Bu kadar basitti. Günde beş dakika herkese fazla fazla yeterdi. Tabii sistit değilseniz.

Sistitseniz de yapay dünya mecburen kendi çözümlerini üretiyordu.

Sevda tuvalette fazla kalmaktan dolayı ilk iki ihtarını aldıktan sonra (üçüncüsü işten atılmak demekti, Amerikalıların dediği gibi üçüncü ıska ve aut!), fincan devreye girdi. Fincan, günlük istatistiklerin arasında kaynayan ve tuvalet istatistiklerine girmeyen fazladan bir bir buçuk dakika demekti. Orada kalan belki de son insanca şey demekti. Süresine makinelerin karar vermediği tek şeydi. Dışarıdakilere saçma, anlaşılmaz hatta ayıp gelecek bir çiş molasıydı. İçeride ise fincan her şeydi.

Tabii fincanla yakalanmazsanız. Tabii fincan elinizden kayıp kenarı kırılmazsa.

Cem bunları bilmiyordu. Bilmesi de gerekmiyordu.

Sevda, ?beni bu fincanla öldürebilir misiniz?? dediğinde, tekrar etmesi gerekmedi. Cem, fincanı alırken kızın soluk ellerini hissetti. Fincanı duvara vurdu, elinde kalan sivri seramiği kızın boynuna sapladı.

Cem kızın derdi neyse onu iyileştirmek istemişti sadece, sonsuza kadar.