?Ora?nın Recep Abisi

?Ora?ya gitmem gerektiğini hissettiğimde yine hevesim kaçıp ertelemeyeyim diye bir an bile düşünmeden sırt çantamı alıp düştüm yola. ?Ora?yı bilirsiniz, yani bizim ?ora? değilse de sizin de illâ bir ?ora?nız vardır. Şu Güney’e inmeden -hatta Batı bile sayılmaz- oraya buraya saklanmış kendi hâlinde küçük kasabalardan bahsediyorum. Hani minibüsle girersiniz de çok bir numarası olmayan klasik bir kasaba gibidir, sonra araba dirsek gibi köşeyi -aman sinyal vermeden- döner ve karşınıza buranın iyi kötü bir tatil mekanı sayılmasını sağlayan bütün o tanıdık paket çıkar. Küçük bir plaj, yaya yolu mu araba yolu mu olduğu, yoksa ikisi de olmayıp sahil kenarındaki dükkanların dışarı çıkan tezgahlarına mı ait olan dar beton banket, bir sürü kışın ev, yazın ekmek teknesi olan pansiyon, bir dandik iskele, o dandik iskelenin kenarında bekleşen daha dandik plastik deniz bisikletleri, şanslıysanız -ya da çok şanssızsanız- bir deniz motorunun arkasında üstünden düşmenizi bekleyen bir plastik muz. Biliyorsunuz canım ?ora?yı, bana uzun uzun anlattırmayın.

Minibüs tam plana uygun şekilde dönmek üzere dirseğe yaklaşırken saat gece biri geçiyordu. İstanbul’dan ayrılma fikri kafama yedi gibi düşmüş, yedi yirmi gibi yolculuk başlamıştı. Yanıma almadıklarım arasında çok hayati bir şey yoktu. Zaten böyle yerler için kural bellidir; ilaçlarınızı ve çok her yerde bulunmayacak tür krem vesaireyi unutmazsanız geri kalanları mutlaka idare edilir. Ben de çantaya ilaçları atıp çıktım açıkçası. Bana ikametim boyunca eşlik edecek yazlık yer tipi şortlar, tişörtler, hatta diş fırçası filan İstanbul’daki market fiyatının yaklaşık iki buçuk katına bizim ?ora?nın esnafından karşılanacak. Zaten alışveriş yapılsın diye bekliyorlar, pintiliğin alemi yok.

Zaten ?ora?ya giderken İstanbul’a sırtınızda götürmek, tipik şehirli hatası. Bunu mutlaka yaparsınız. İlk gidişiniz aslında en naifi, halim selim tatilci hazırlıklılığı. Çakallık ikinci sene akla düşer, artık ?ora?da kolay bulunmayan her şeyi tespit etmiş bulunduğunuzdan başlarsınız çantaya sıkıştırmaya. İlk sene yedek şarj aleti filanla başlar, sonraki senelerde küçük televizyon, hatta anten yükselticisi götürmeye kadar gider. Yanlış! Sırtınızdakini her seferinde arttırmanız değil, azaltmanız lazım. Onsuz kaldığınızda ölmeyeceğiniz hiçbir şeyi ?ora?ya götürmeyin. Zaten her yıl gidiyorsanız, acil durumda bir çözüm sunulur size.

Ben artık bu ?giderken İstanbul’u sırtımdan atmak? meselesinin uzmanı sayılırım. Hiçbir şey götürmüyorum dedim ya, sahiden hiçbir şey götürmüyorum. Minibüste omzumdan koridora çantamın hafifliği salınıyor. Yalnız yüzümde feci şehirli sakalı var, şekilli filan. Ondan bir an önce kurtulmam ve sakallarımı kendi natürel büyümesine terk etmem lazım. Evet, acil, bu saatte. Tabii ki Recep Abi’ye gidilecek, ya başka kime?

Recep Abi, bizim ?ora?nın muhtarı. Aslında nesi olduğu, sorduğunuz soruya göre de değişir. Recep Abi, ?ora? gibi yerlerde illâ ki en az bir tane bulunan profesyonel İsviçre çakısı abilerden. O an ne iş yapması gerekiyorsa o işi yapıyor. Muhtarlık binası diye bir şey yok, o Recep Abi’nin berber dükkanı. Berber dediysem de aslında emlakçı, ayrıca tekne turu ve araba kiralıyor, kapının önünde incik-boncuk ve zeytinyağı satıyor, bir de İddaa bayisi. Yan taraftaki yarı açık atari salonu da onundu ama etrafı ahşap kaplanıp kumbara asılmış Commodore 64’leri atari makinesi diye en son 2006’da yedirebilince kapamaya karar verdi. Orası şimdi Lig TV salonu oldu, maç saatlerinde Recep Abi de ahaliye maç tarifesinden koruk suyu dağıtıyor. Ayrıca şehirden getirtilecek bir şey lazımsa da yine geleceğiniz kişi bellidir.

Yalnız Recep Abi’de bu çok yönlülüğü fazla ciddiye alma hâli her geçen yıl biraz daha kuvvetleniyor. ?Ora?nın mütevazılığından dolayı abiye çok iş düşebiliyor zaman zaman, kabul, ama üstlendiği sorumluluklarla gerçekten yapabildikleri arasında her sene biraz daha fark oluşuyor. Artık yanında ağzımızdan bir şey kaçırmaya korkar olduk. ?Ben yaparım? diye atlıyor, işi gücü bırakıp onun peşine koşuyor. Geçen sene ?İstanbul’dan bir şey istiyor musun? diye aradım, kalktı beni otogardan almaya geldi. ?Abi senin alet kutusunda küçük conta var mı, pansiyonun mutfakta musluk akıtıyor benim? dedim, gelip lavaboyu söktü. Artık yanında dikkatli konuşuyoruz, hele ?ora?lılar nasıl şikayetçi. Kışın iş güç yok diye daha da azıtıp kapı kapı geziyormuş.

Ama bu sefer Recep Abi’yle işim var. Gece mece, kalksın kurtarsın beni bu sakaldan. Zaten uyumamıştır, Recep Abi’nin yaş grubu bu saatte uyumaz, banketin üzerinde oturup adaçayı içer, tavla şaklatır, olmadı kağıt oynar. El ayak çekilince belki bir-iki bira açılır. Zaten üçüncüye kafalar düşer, herkes evlere uyumaya dağılır. Daha o noktada değiliz, Recep Abi biliyorum ki batak oynuyor. Ağzının içinde kağıt saydığından kendisiyle kağıt oynamak zulümdür ama iş inada bindiğinden yine de oynarsınız. Saçımı kessin diye onu masadan kaldırarak aslında herkese iyilik yapıyorum.

Dükkan zaten açık, kapının önüne leblebi ocağı koymuş, arada kavuruyor, gelene geçene veriyor. Geçen sene yoktu bu. Elinde çayı, önümden dükkana dalıyor, sandalye zaten yerinde, kırık ayna bu yıl da değişmemiş, sürpriz yok, olmasın da zaten. Çalışma masasıyla içeri aldığı incik-boncuk tezgahının arasından kıvrılıp berber koltuğuna yerleşiyorum.

Allahı var, eli çabuktur Recep Abi’nin. İyi ki de çabuk, berber koltuğu bu adamla beraber kalabileceğiniz en tehlikeli ortam. Herhangi bir erkeğin en lüzumsuz gevezeleştiği yer ve otuz santimlik yörüngenizde yanında en son gevezeleşmeniz gereken adam var. İşkence koltuğunda çözülmekten beter, burada çözülmek. Ve çözüleceksiniz, geçmiş olsun şimdiden.

?Nasıl geldin?? diyor traş sabununu köpürtürken, gözlüğünün üstünden bana bakıp. Tuzak soru bu, bu soruya sakata gelmeden cevap vermenin bir yolu yok. Bir yerde takılacaksın ve Recep Abi oradan vazife çıkaracak. O traşın bitmesini bile beklemeyebilir. O yüzden bekle, sabunu iyi köpürtsün, en kötü o koştururken kalanını kendin olursun.

Yolculuğumun mümkün olan en gündem maddesiz versiyonunu anlatıyorum. Ama bende de çözülme eğilimi çok güçlü. Zaten İstanbul’da prensip olarak kimseyle konuşmuyorum. İçimde tuttuğum hiçbir şeyi anlatmıyorum. Hepsi ?bura?ya saklanıyor, birikip geliyorum. İlk birkaç gün içinde eşe dosta, sağdaki soldaki esnafa filan bunları yavaş yavaş paylaştırıyorum. Konuşacak bir şeyim kalmayınca da rahatıma bakıyorum. Ama şimdi hepsini Recep Abi’ye patlatırsam hayatım kayar. Susmam lazım.

Bir buçuk dakika susuyorum. Bu susuş en tehlikeli susuş. Zira susmak tamam ama tekrar konuşman gerektiğinde yumuşak geçiş yapmak zorundasın. Ağzından çıkacak birkaç alıştırma cümlesine ihtiyacın var. Aksi takdirde işin iş.

?Abi minibüs şu ‘bura’nın girişindeki taş duvara yaklaşınca yüzüm değişiyor biliyor musun?? Hah, al başına belayı!

?Ne olmuş duvara??

Bu noktadan sonra yapabileceğin hiçbir şey yok. Savunma cümleleriyle toparlamaya çalış bakalım.

?Abi bir şeyi yok duvarın. Görünce buraya geldim diye mutlu oluyorum, onu diyorum.?

Açıklayacaksın açıklamasına da birincisi kim dinliyor, ikincisi ağzını yüzünü sabunla kapladı bile. İyi halt ettin be oğlum, iyi halt ettin!

?Oğlum, duvarı görünce yüzüm değişiyor diyorsun. Duvarda var ki bir hesap hatası yüzün değişiyor. Bunun çoluğu var, çocuğu var, insanlar her gün önünden geçiyor, konu komşu önünde oturuyor. Allah muhafaza yarın bugün yıkılır, sen burada olmazsın tabii de bizim başımız ağrır. Bunun çoluğu var, çocuğu var.?

Cümle tekrarları başladı mı anla ki durum boktan. Recep Abi alarma geçti. Gece olmasa o ustura çoktan lavabonun içine atılmıştı. Eller telaşını belli ediyor. Ulan ustura be, boynumda gezecek, ölmesek bari! Hay kafama benim, hay be!

Neyse hızlı hızlı alıyor sakalı, zaten pek bir şey yok. Bir küçük kesikle kurtarıyoruz. Dükkanı kaparken hâlâ ?çoluk çocuk var oğlum? diye söyleniyor.

Yol yorgunluğuyla pansiyonda kafayı vurduğum an uyuyorum. Ertesi gün kalkıyorum saat on bir, gidip fırından sıkı köy ekmeği, marketten İstanbul’da olmayan uyduruk marka reçellerden alayım diye bir çabuk fırlıyorum dışarı.

Bir iniyorum sahili kesen caddeye, dirseğin orada kocaman yazı, duvarın üstünde. Etrafında insanlar. Ne oluyor diye yanına yürürken anlıyorum meseleyi. Recep Muhtar, muhtırayı vermiş duvara.

?Bu duvar, beldemiz sakinleri için tehlike arz etmektedir. Belde belediyesi tarafından istimlak edilecektir. Çoluğunuzu, çocuğunuzu ikinci bir duyuruya kadar duvarın önüne koymayınız.?

Belde belediyesinin durumdan haberi var mı, varsa ciddiye almışlar mıdır şüpheli. Zaten beldenin merkezi tepenin öbür tarafı, çağırsan hayatta gelmezler, ancak yıkılması lazım o duvarın. Reco belli ki kendiliğinden vermiş istimlak kararını. Hayırlısı olsun. Bak şimdi nereden bulduysa, o belediyenin çalışma yaparken çektiği kırmızı-beyaz şeritlerden bulmuş, duvarın önündeki kaldırımı yayalara kapamaya çalışıyor. ?Çoluk, çocuk? diye söylenişini buradan duyuyorum.

Valla Recep Abi çok işi birden yapıyor, ?bura?da epeyce hayat kurtarıyor da, biz asıl ?bura?nın delisi kontenjanına kendi kendine talip olduğunda, bir dur diyecektik.