"Enter"a basıp içeriğe geçin

Başakşehir şampiyon olursa… (ya da hegemonyanın zırt dediği yer)

Wolfgang Becker’in efsane filmi “Elveda Lenin”de Doğu Alman anne Christiane, eşinin kendisini ve çocuklarını yüz üstü koyup Batı’ya kaçmasının ardından kendini sosyalizm davasına adar ve bir gün oğlu Alex’i rejim karşıtı bir eylemde gözaltına alınırken görünce komaya girer. Uyandığında artık Doğu Almanya diye bir ülke kalmamıştır, Doğu Berlin sokaklarında insanlar BMW’lerden sarkarak Federal Almanya’nın Dünya Kupası şampiyonluğunu kutlamakta, Coca-Cola reklamları binaları kaplamaktadır. Alex, ölüm döşeğindeki annesiyle özdeşleştirdiği ülkeyi, en azından onun son nefesine kadar tekrar yaratır.

1990’ların sonunda Türkiye’de komaya giren biri bugün uyansa soracağı pek çok soru olurdu kuşkusuz. O kadar konunun arasında futbola sıra gelir miydi bilinmez, ama gelseydi muhtemelen “Fenerbahçe ligin dibinde ne yapıyor?” sorusunu takip eden ilk soru manzumesi “Başakşehir ne ve niye ligin tepesinde?” olurdu. Süper Lig, ilk yarı sonu puan tablosu itibarıyla ilk kez, Şansal Büyüka’nın senelerce bize decoder satmaya çalışırken söylemeye bayıldığı “tarihi bir lig yaşıyoruz” önermesini hak ediyor. 2014 yılında milli iradenin bağrından kopup gelerek karşımıza çıkan İstanbul Başakşehir FK, ligin yarı yolunu önde geçmeyi garantiledi. Başakşehir’in İstanbul’un dördüncü, Türkiye’nin ise altıncı şampiyon kulübü olup olmayacağı artık fazlasıyla meşru bir soru. Bir diğer sorulması gereken soru ise bu şampiyonluğun ülkenin fazlasıyla politize futbol kültürü için ne anlam taşıyacağı.

Başakşehir: İslamcılıkla modernite arasında

Türkiye, günümüzde tarihinin ikinci toplum mühendisliği denemesini yaşıyor. Bu ikinci deneme, hem ilkinden rövanş alma peşinde, hem de bir yandan -başka bir örnek de bulamadığından- onun yaptıklarının “helal” versiyonlarını deneyimlemeye pek meraklı. Belki bu ikinci durumdan kaynaklı olarak, Türkiye İslamcılığının temel dertlerinden biri, moderniteyi eleştirirken paradoksal olarak ne kadar modern olabileceğini kanıtlamaya uğraşmak olageldi. Bu, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi kariyerinin tamamını kapsayan, belki de onun da gerisine giden bir mesele. Ancak Erdoğan’ın bu meseleye ilk neşter attığı nokta, bizim anlatmakta olduğumuz hikâye için önemli.

Sene 1998… Gazetelerde tam boy ilanlarda şu başlık göze çarpıyor: Başakşehir’i gördünüz mü? Tayyip Erdoğan başkanlığındaki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraki Kiptaş’ın yaptığı Başakşehir Konutları söz konusu olan. Turgut Özal döneminde Türkiye’nin modern ve şehirli orta sınıflarına benimsetilen tüketim kültürünün mekansal uzantısı olarak Emlak Bankası üzerinden sunulan dışa kapalı siteler (gated communities) pratiğinin muhafazakar bir yorumu Başakşehir. Daha önemlisi, 1994’teki yerel seçimlerde elde edilen şoke edici zaferin bir türlü meşruiyete dönüşememesinin yarattığı früstrasyona merhem olacak bir kendini kanıtlama çabası, hatta mütedeyyin bir modernliğin mümkün olduğunu vücuda getirmeyi amaçlayan bir proje (konuyla ilgili Ayşe Çavdar’ın “BUILDING, MARKETING AND LIVING IN AN ISLAMIC GATED COMMUNITY: Novel Configurations of Class and Religion in Istanbul” isimli makalesini tavsiye ederim).

2014’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle tüm bağlarını koparan İBB Spor Kulübünün profesyonel futbol şubesinin Başakşehir’deki yeni lüks stadyuma taşınarak bu mahallenin adını alması, Gezi’de futbol formalı binlerin protestolara katılmasının hemen ardından düzenlenen bu yeniden vaftiz töreninin Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının en şatafatlı ve görünür parçası olması bu yüzden tesadüf olmadığı gibi, siyasi olarak da inkar edilemez anlamlara sahip. Hatta dilimizi ısırmadan şunu söyleyiverelim; Başakşehir, Türkiye futbol tarihinin Ateş-Güneş’ten sonraki ikinci rejim destekli kulübü.

Hoş, bunu söylerken malumun ilâmından başka bir şey yapıyor da değilim. Zira mahirânelik, bu rejimin sevdiği ve becerebildiği şeylerden biri değil. 14 Nisan 2018’deki Başakşehir AKP ilçe kongresinde, Tayyip Erdoğan, normalde partinin mahreminde kalması beklenebilecek bir eleştiriyi açıktan yaparken, Başakşehir kulübünün varlık nedenini birinci ağızdan duyabiliyoruz:

Fakat kusura bakmayın Başakşehir Stadı’nın tribünlerini doldurmadığınız sürece soru işaretim devam eder. O tribünleri Başakşehir gençliğinin doldurması lazım. Gençler buna var mıyız? Şampiyonluğa oynuyorsunuz ya, tribünlerin dolması lazım. Bunu halletmeniz lazım. Bu alanlarda olmadığımız sürece siyasette de zayıfsınız. Bunları halletmek lazım. Onun için kalkıp sadece belli şeyleri seyredelim derseniz olmaz. Bu alanlarda, meydanlarda, her yerde AK Parti’nin gençliği kendisini gösterecek. Futbolunda da, baskette de, yüzmesinde de her yerde gösterecek. Eğer bizim gençliğimiz sporun bu dallarında bulunmaz, ‘sadece kendine has bazı alanlarda bulunayım, yeter’ diyorsa, o zaman bu ülkede millet kavramının içerisinde o işlevde yokuz demektir.

Takvim, https://www.takvim.com.tr/guncel/2018/04/14/cumhurbaskani-erdogan-ak-parti-basaksehir-4-olagan-kongresinde-konustu

İstanbul’un laik, modern orta sınıfları tarafından sürekli reddedilmek, Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatındaki en büyük yarası. Bu yaranın ifadeleri, 1994’ten beri çeşitli biçimlerde ağızdan kaçıyor. En son geçen hafta “Yaklaşık 600 yıldır bizim olan bu şehri, hâlâ bize çok görenler olduğunu biliyoruz” derken, Erdoğan’ın gerçekten Avrupa’nın II.Mehmed’in İstanbul’u fethini hazmedememesinden mi, yoksa 1994’ten beri hükmetmeye çalıştığı şehrin kültürel sahiplerinin kendisini hâlâ köylü saymasından mı bahsettiği çok tartışılır. AKM’yi yıkıp karşısına selâtin camii dikmenin bile kapatamadığı, Gezi’yle iyice derinleşen bir yara bu.

Futbol tribünlerinin 2013’te kendisine karşı olan protestolarda belki de en görünür rolü oynamasının hemen ardından Başakşehir’in ve Osmanlıspor’un sahaya sürülmesinin, AKM’yi yıkıp karşısına cami dikmeye benzeyen çok tarafı var, ama önemli bir farkla: AKM’yi yıkmak, Beşiktaş-Galatasaray-Fenerbahçe’nin Türkiye’deki ve dünyada türkçe konuşulan her yerdeki başatlığını yıkmaktan daha kolay.

Başakşehir futbolda, adını taşıyan mahallenin İstanbul’da yapmaya çalıştığını yapıyor. Semt, nasıl Kadıköy-Beyoğlu-Beşiktaş üçgeninin dışında, o kültürden ayrı bir modernite kurmayı hedeflediyse, kulüp de Fenerbahçe-Galatasaray-Beşiktaş üçgeninin dışında bir üstünlük odağı olmaya çalışıyor. Bunu sahada yapmak nispeten kolay. Üç Büyükler’in 1970’lerde aşırı borçlanıp ekonomik krizle beraber topu dikmesi ve döviz kıtlığı nedeniyle gelen yabancı oyuncu yasağı, Türkiye’de dördüncü şampiyonu çıkarmıştı. Bu kez ise, yine aynı kulüplerin yarın yokmuşçasına döktüğü paralar, İstanbul’un dördüncü şampiyonunu çıkarabilir.

Kağıt üstünde, Emre ve Arda gibi Yeni Türkiye’ye baş koymuş futbolcularıyla Başakşehir, AKP’nin hegemonik projesinin sahalardaki temsilcisi olabilir. Ancak vaktinde Cem Uzan’ın da tecrübe ettiği gibi, tribüne insan çekmek partiye oy toplamaktan zor. Başakşehir tribünleri, hâlihazırda nicel ve nitel olarak Türkiye taraftarlık haritasında bir dipnot bile değil. İstanbul’da yaşayan birinin Başakşehir taraftarı olması için sportif başarı dışında hiçbir neden yok. Oysa, Beşiktaş-Galatasaray-Fenerbahçe üçlüsü, yalnızca ülkenin en başarılı kulüpleri değil. Türkiye modernitesiyle yaşıt, onun öncüleri tarafından şehrin en amblematik semtlerinde kurulmuş, modern Türkiye projesiyle iç içe geçmiş yapılar. Dahası, dünyaya kenetlenmiş taraftarlık pratiklerinin yaşandığı kulüpler. Köyiçi’nden ya da Balık Pazarı’ndan stadyuma yürümek, Nevizade’den metroya geçmek futbolun ötesinde kolektif, kültürel ritüeller. Başakşehir’in bunun karşısına koyabildiği hiçbir şey yok. Kendi doğal kitlesine bile, üstelik “Reis”in komutuna rağmen, pek cazip gelmeyen bir kulüp şu anda.

Yazının başlarında Başakşehir’i Güneş’le paralel tutmuştum. Güneş kulübü, tek parti rejiminin desteğine ve Galatasaray kökenli yöneticilerine rağmen yaşamadı, dönemin futbol kültürünün içine doğması bile onu hayatta tutamadı. Başakşehir, sahada başarılı olsa da (Güneş de olmuştu), Tayyip Erdoğan’ın hayalindeki tribünleri feth etme hedefinin yakınından geçmeye muktedir gözükmüyor. Eski Türkiye’nin modernitesi, belki AKM’yi kurtaracak kadar sanata kök salamadı, ama tribün hakimiyetini bırakmayacak kadar futbolun içinde. Dahası, Yeni Türkiye, Köyiçi’nden elde soğuk bir birayla Dolmabahçe’ye şarkı söyleyerek yürümenin yerine koyacak bir şey bulamadığı sürece, hoparlörlerden gümbür gümbür çalınan mehter marşları Başakşehir’in boş tribünlerinde yankılanmaya devam edecek.

NOT: Bu yazı, BBC Türkçe’nin yayınladığı Başakşehir belgeseliyle aynı zamana tesadüf etti. O belgesel de buradan izlenebilir.

 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.