"Enter"a basıp içeriğe geçin

Barcelona neden tehlikelidir?

Barcelona’nın rengini seviyor olabilirsiniz, Beguiristain’in ismi hoşunuza gidiyor olabilir, stadını beğeniyor olabilirsiniz. Sevdiğiniz biri Barcelonalıdır, sevdiğiniz biriyle Barcelona’da tanışmışsınızdır. Messi’nin futboluna bayılıyorsunuzdur, Guardiola’nın yeleğini seviyorsunuzdur. Küçükken Şimşek Santrafor’daki Kai’ye, forvetteki uzun yeleli arkadaşı Bettaga’ya özenmişsinizdir, veyahut Pablitolar’dan biri olmak istemişsinizdir. Ya da hiçbir nedeni yoktur, bir gün “haydi ben de Barcelona’yı tutayım” demişsinizdir. Bu yazıda anlatacaklarımın sizinle hiçbir alakası yok.

Çoğumuz takım tutmaya küçükken başlıyoruz, o zaman hangi takımı neden tuttuğumuzun çok da mantıklı nedenleri olmayabiliyor. Mesela ben Beşiktaş’ı tutmaya başladım, çünkü benim bütün ailem Beşiktaşlı; onlar Beşiktaşlı çünkü benim rahmetli dedem Diyarbakır’da top oynarken oynadığı takımın rengi siyah-beyazmış. Eğer sarı-lacivert bir takımda oynasaymış belki de hepimiz Fenerli olacakmışız. Evet, bizim ailemiz emekçi ailesidir, altmış beş yıl Beşiktaş’a çok yakın bir semtte oturmuştur ama Beşiktaşlı olmamızın tek nedeni dedemizin oynadığı Diyarbakır’daki siyah-beyazlı takımdır.

Büyüyünce desteklediğimiz takımlar ise çoğu kez o kadar tesadüfi olmuyor, özellikle de belli bir hayat duruşunu korumaya çalışıyorsak. Mesela ben AEK’liyim. Çünkü AEK, benim şehrimden olan ama benim şehrimden sürülmüş insanların takımı. AEK’i seviyorum çünkü beni İstanbul’dan gönderseler delirmemi belki bir tek futbol engellerdi, AEK’i kuranları, ilk taraftarlarını o yüzden anlıyorum. Üstelik Atina’dayken de kendimi evimde hissetmeyi seviyorum. Neden PAO ya da Olympiakos değil de AEK, çünkü kim olduğumu biliyorum ve kendimi oraya ait hissediyorum.

Benim Barcelona’yla ve Barça’yı sonradan tutmaya başlayanlarla sorunum da tam burada başlıyor. Barcelona, Franco döneminde yaşadığı baskılardan kalma bir alışkanlıkla bir muhalif kulüp olarak tanınıyor. Eh, bizim ülkemizde de Franco yoksa bile, Frankettin’lerin (esprinin orijinali Pinochettin’dir ve Ferhan Şensoy ustamıza aittir) olduğunu düşünürsek, insanların Barcelona’nın Franco’ya karşı koyuşuna sempati duyması anormal değil. Ben de Barcelona’yı sevmeyen biri olarak o sempatiyi en az Barça taraftarları kadar duyuyorum. Ancak…

1930’larda yaşanmış bu olay nedeniyle Barcelona’yı hâlâ özgürlükçülüğün bayrağı olarak görüp, Real’den de sırf Franco’nun dümen suyuna girdi diye hâlâ nefret etmek, benim algı sınırlarımın dışına düşüyor. Öncelikle tarihi bağlantıları sağlamlaştırarak başlayalım. Her şeyden önce İspanya’nın eli kanlı diktatörü Franco’nun el attığı ilk kulüp Real Madrid değildi. Büyük ihtimalle 1934’te Benito Mussolini’nin İtalya Millî Takımı’nı propaganda aracı olarak kullanmasından etkilenen diktatör, ilk olarak devletle organik bağları bulunan Atletico Aviacion’a, yani Atletico Madrid’e yönelmişti. Ancak Atletico, Madrid’te azınlık kulübüydü ve böylelilkle daha popüler olan Real Madrid’e yönelmesi gerekti. Bu noktada Real’in gönüllü olup olmaması çok da önemli değildi, tıpkı Hitler işçi kulübü Schalke’yi ele geçirdiğinde mavi-beyazlıların gönüllü olmamasının önemli olmadığı gibi. Bugün Schalke’nin Nazi kulübü olarak geçirdiği yıllar çok fazla dile dolanmıyor, Real’in Franco yandaşlığı ise sonradan Barça’lı olanların dilinden düşmüyor. Bunun nedenlerine az sonra değineceğim.

Tarihi perspektife oturturken, anakronizmden de uzaklaşmak gerekiyor. Eğer bugün gözümüzü kapadığımızda Real’i Franco’nun kulübü, Real’lileri Frankist, Barcelona’yı da 1930’lardaki direniş kulübü olarak görmek anlamsız, çünkü ne Real 70-80 yıl öncesinin Real’i, ne Barça 30’ların Barça’sı, ne de dünya 1930’ların dünyası. Üçüncü dünyanın kenarındaki ülkemizde Real ve Barça taraftarlarının 1930’larda olanlar nedeniyle birbirlerini gırtlaklamaları, bu iki kulübün günümüzde hem kimlik, hem de çıkar ortaklıkları içinde olmalarını engellemiyor. Çünkü artık ne Real, ne de Barça yalnızca bir futbol kulübü. Tıpkı Barcelona’nın sloganındaki gibi FCB bir kulüpten çok daha fazlası; o bir holding, bir ekonomik varlık ve serbest piyasanın tahakkümünün yarattığı endüstri futbolunun bir devi. Real de öyle. Türkiye’deki, Romanya’daki, Macaristan’daki FCB ve Real taraftarları birbirleriyle atışırken, bu iki kulüp endüstriyel futbolun çıkarlarını savunmak için çoğu platformda beraber çalışıyor, küçük ülkelerin takımlarının önünü beraber kesiyor. G-14’ün iki kurucu üyesinin çıkar ortaklığını görmemek için kapitalizmi gerçekten hiç anlamamış olmak gerekiyor.

Türkiye’de “El Classico”nun peşinden koşulmasının tarihi özel televizyonların İspanya Ligi yayın haklarını almasına dayanıyor. Ne zaman ki İspanya Ligi, Türkiye’ye girdi, El Classico’su, Pichichi’si, Frankist Real’i, direnişçi Barça’sı da birer metâ hâline geldi burada. Bu dünyanın hemen her yerinde böyle. Endonezya’da da Franco’ya diş bileyen Barça’lılar, FCB’yi Katalan milliyetçiliğiyle suçlayan Realliler var. Bunlar destekledikleri kulübü kendi hayat görüşleriyle uyumlu hâle sokmak için çatışmayı katılaştırdıkça, ironik bir şekilde bundan iki kulüp de kazanıyor. Bugün Türkiye’de televizyon programında gençlerin “Real Franco’cudur” diye Katalanlar’dan bile fazla köpürmesi, İspanya Ligi’nin ülkedeki pazar değerini arttırıyor. Bundan Barça kadar Real de kazanıyor. Real’in bundan gocunacağını hiç sanmam. Schalke’nin Nazi geçmişini, Real’in Franco’yla ilişkisi kadar takmayışımız da bundan. Bundesliga o kadar “prezantabl” değil çünkü. Bir gün Alman Ligi de La Liga gibi agresif bir endüstriyelliğin içine girerse yarın öbür gün de birbirimizi Schalke-Dortmund diye yeriz.

Takım tutmak, maçı takım tutarak izlemek güzeldir. Ama şirket tutmak tehlikelidir. Siz iki şirketleşmiş endüstriyel futbol yapısından birini ütopikleştirip, öbürünü şeytanlaştırıyorsanız, sonunda yine endüstri futboluna hizmet edersiniz, hangisinin melek, hangisinin şeytan olduğunun da önemi yoktur. Onlarca sponsoru olan, biri senede 400, öbürü 350 milyon Avro kazanan iki kulübün, kuralları tamamen serbest piyasa koşulları tarafından belirlenen bir futbol ortamındaki rekabeti romantik olmanın çok ötesindedir. Ancak bunun romantik olarak algılanması sayesindedir ki, bu kulüpler bu paraları kazanabiliyorlar. Yani, Real’le Barça, Fiji’de, Çad’da, Türkiye’de, Kore’de insanlar El Classico diye birbirilerini yediği için dünyanın en çok kazanan iki takımı.

Barça’yı ya da Real’i tutabilirsiniz, benim için hiçbir sakıncası yok. Ama bunu endüstriyel futbol, kapitalizm ya da tahakküm karşıtı bir bağlama oturtmak faüllü. Barcelona dediğimiz 1930’ların direniş kulübü değil, bundan iki sene önce Messi’ye “Olimpiyat’a gidemezsin, burada ön eleme oynayacaksın, sen benim malımsın” diyen kulüp. Kaldı ki 1974’te Franco’ya “onur madalyası” takan tek kulüp olma onuruna erişen (!) Barcelona’nın direniş hikayesinin tutarlılığı da epeyce tartışılır. Aynı şey başka kulüpler için de geçerli. Manchester United’ın maça gidebilen zengin azınlığının stadyumlarda Newton Heath atkıları takması kadar sinir bozucu çok az şey var, çünkü Newton Heath’i kuran işçiler bugün o stadyuma adımlarını bile atamazlardı. Newton Heath taraftarlarının bugünkü karşılığını oluşturan FC United taraftarlarını hainlikle suçlayanların, bugün yeşil-sarı renklere bürünmesi biraz iki yüzlülük değilse nedir, bilemiyorum. İspanya ve İngiltere’nin büyük kulüpleri ruhlarını sermayeye satalı çok oldu. Üstelik şimdi o sırtlarını döndükleri tarihlerinin parçalarını pazarlamaktan da çekinmiyorlar. Barcelona’nın muhalifliğinin, United’ın emekçiliğinin artık nakte tahvil edilen bir etiketten başka bir gerçekliği yok. Hatta Real’in, Chelsea’nin, City’nin daha dürüst olduğunu bile söylemek mümkün. Onlar hiç değilse mazlum olduklarını hiçbir zaman iddia etmediler.

Dediğim gibi, herkes istediği takımı tutmakta özgür. Ama bunu anti-kapitalistliğimizin bir nişanesi gibi açık etmeye niyetliysek o zaman biraz dürüst olalım. Endüstri futbolunun yol açtığı adaletsizliği bilirken, büyük kulüplerin on yaşında çocukları sömürgeci mantığıyla toplayıp getirmesini eleştirirken, endüstriyel futbolun en büyük yapılarını olmadıkları şeylerle meşrulaştırmaya çalışmak doğru değil. Çünkü endüstriyel futbolu romantikleştirdiğimizde, aslında kapitalizmi romantikleştiriyoruz. Bu çok tehlikeli ve bizden yapmamızı istedikleri şey tamamen bu.

7 Yorum

  1. myopicpotato myopicpotato 10/04/2010

    insanların fanatikliklerinin temellerini tarihin içinden seçtikleri olaylara dayandırmalarının bir nedeni de futbolun, zaman zaman “entelektüel” kesim tarafından, otoritenin kitleleri avutma aracı olması yönünden eleştirilmesi olabilir. bu eleştiri o kadar yoğun ki futbol izleyicisi olmak “otoriteye karşı yapılmış hareketler” ile ilişkilendirilerek kutsanmaya çalışılıyor.

    bu noktada barcelona fanatizminin temize çıkarılması franco’ya karşı duruş kurgusu ile gerçekleştiriliyor. Aynı şey çarşı grubu için de söylenebilir fikrimce. tabi kurulan bu ilişkinin gerçeği yansıtması/yansıtmaması, yapay olup/olmaması önemli değil, önemli olan böyle bir kurgunun dışarıdan olup biteni izleyen ortalama gözlere yeterince “derin” ve “ilkeli” görünmesi galiba. böylelikle, “haftasonları bir araya gelip hayvanalar gibi bağırıp tepinen ilkel erkek topluluğu” tanımından “otoritenin kitleleri uyutma aracı olan futbolun ağına düşmemiş bilinçli” mertebesine terfi ediliyor.

  2. ayıp ayıp 10/04/2010

    anti-kapitalist bağlamda barcelona’yı eleştirebilirsinisiz, haklısınız. ama “franco’ya şeref madalyası veren klüp.” demek tek kelimeyle ayıptır. ispanya iç savaşında franco tarafından başkanı katledilen, tesisleri bombalanan, savaş sonrası klüp üyeleri fişlenen, adı değiştirilen, bünyesine zorla üyeler sokulup başkanı o üyelerle seçilen, yetmezmiş gibi o üyelerle franco’ya nişan verdirilen klüp barcelona’dır. 11-1’i, di stefano hikayesini biliyorsunuzdur.insanların barça sevgisi endüstriyel futbola karşı değil, faşizme karşı tepkiden doğmuştur ve yerindedir. endüstriyel futbola karşı olup barça’yı sevmemenin yerinde olması gibi. nihayetinde futbolu oyundan ötesi haline getirip koca bir ulusun umudu olmuştur bu takım.

    elbette günümüzdeki popülaritesi sunidir, samimi değildir, ama samimiyetle bu klübü sevenlerde vardır. ve onlardan biri olarak haksızlık ettiğinizi düşünüyorum.

    saygılar…

    • admin admin 10/04/2010

      benim anlamakta zorlandığım nokta, franco karşıtlığının illâ ki katalan ulusçuluğunu yüceltme çabasına dönüştürülmesi. katalunya’da franco’ya karşı örgütlenmelerin önemli kısmı milliyetçi değildi, comisiones obreras gibi tüm ispanya’da örgütlü işçi örgütleriydi. kaldı ki, bu okuduğunuz yazı zaten tüm milliyetçilikleri reddeden biri tarafından yazıldı. benden barcelona katalan milliyetçiliğini alevlendirdi diye alkış tutmamı filan mı bekliyorsunuz? bunu beklemeniz için bana milliyetçiliğin katalan halkına ispanyol, bask, endülüslü, galiçyalı yoldaşlarla beraber verilen örgütlü mücadeleden daha çok şey kattığını kanıtlamanız gerekir.

      barcelona hakkında yapılan bütün tartışmalar, eninde sonunda ezilen ulus milliyetçiliğine dayanıyor. burada katalan ulusunun kendi kaderini tayin hakkını tartışan zaten yok. ancak bu durum milliyetçiliğin bir burjuva ideolojisi olduğunu ve er ya da geç halkın aleyhine çalışacağını değiştirmiyor. sonuçta işçiyle patronu aynı ulus çatısında bir tutan ve sınıfsal çelişkileri gizlemeye çalışan bir ideolojiden bahsediyoruz. özellikle günümüz katalunya’sını incelerken ezilen ulus milliyetçiliğinden ziyade milliyetçiliğin hangi sınıfın düşmanı olduğu gerçeğini daha fazla aklımızda tutmalıyız. tabii 350 milyon avro yıllık gelirli bir kulübün hangi sınıfa hizmet ettiğini anlamak da güç değil.

      madalya meselesine gelince. gerekirse o kulüp kapatılır, yenisi açılır, yine o madalya verilmez. direniş budur. kaldı ki madalyayı takdim eden Agusti Montal Costa, aynı zamanda “bir kulüpten fazlası” sloganını yaratan adamlardan biridir. Costa’yı Franco’nun adamı ilân edip sloganını kullanmak da herhalde biraz tutarsızlığa girer. Franco’nun 1940’larda seçtirdiği adam olan Enrique Pineyro’yla, 1970’lerdeki başkan Costa’yı bir tutmayı kulübün tarihini fazla bilmiyor oluşunuza bağlıyorum.

      Sizin Franco’nun adamı zannettiğiniz Costa’yı FC Barcelona resmi sitesi iyi bir Katalan milliyetçisi olarak tanımlıyor. Buyrun adresi: http://www.fcbarcelona.cat/web/english/club/historia/presidents/agustimontalicosta.html

  3. aşkın aşkın 11/04/2010

    Hayat siyah ve beyaz değil. Grileri de görmek lazım. Saf beyaz yok diye grileri siyahla bir tutmamak lazım. Madem öyle neden hala endüstriyel futbolu takip etmektesiniz? Sadece iş icabı mı?
    Ben siyasi/ideolojik görüşü olmayan biri olarak Enternasyonel Tugay’ların insanların zihninde bıraktığı etkiyi küçümsemiyorum.
    Bu tip anlamlandırmalar istesek de istemesek de var olacak, insan salt rasyonel bir varlık değil.

    • admin admin 11/04/2010

      Endüstriyel futbolu takip ediyorum çünkü futbol bir mücadele alanı ve oyunun özü serbest piyasaya dayanmıyor. Futbol, mücadele etmeden bırakıp gidemeyeceğiniz kafar güzel, doğru mesaj verebilmek için de bir o kadar etkili.

  4. Arkhe Arkhe 03/05/2010

    Barcelona’yı çok severim, küçük yaşlardan beri.

    Ve bu yazdıklarının benim için hiçbir önemi yok.

    1990’da da bu takım aynı futbolu oynuyordu, o zamanlar da “Tık tık pas yapıyorlar, bu adamları izlemek çok zevkli” derdim ve hep onların kazanmasını isterdim.

    Ben sadece futbola baktım, futbollarını sevdim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.