"Enter"a basıp içeriğe geçin

Canım bu da devrim mi?

İçinde bulunduğumuz süreç Tunus ve Mısır’da yerinden edilemez gözüken diktatörlüklerin sonunu getirdi. Bu yazının yazıldığı günlerde Cezayir ve Yemen de benzer bir sürece girerken, halk ayaklanmaları Ortadoğu’daki pek çok başka diktatörlüğü rahatsız etti ve Arap Yarımadası’ndaki kimi monarşilerde -Ürdün gibi- korkudan kaynaklı bir revizyon dalgası yarattı.

Yalnızca Mısır ve Tunus’ta örgütlü işçi sınıfının fabrikalarda verdiği mücadelenin ve grev dalgalarının yaşanan olaylara etkisi düşünüldüğünde bile sol cenahtan bakıldığında bu ülkelerdeki halk hareketlerine sempati gösterilmesi mantıklı ve doğaldır. Kaldı ki, ayaklanmaların oluş şekli ve yönelimi de üzerinde sol politikaları yeşertme potansiyeli bakımından umut vericidir. Zira ayaklanmalar herhangi bir siyasi hareketin tekelinde olmadığı gibi, olası bir devrimin mülkiyetini de halktan başka kimseye vermemektedir.

Tek başına enternasyonalist duygularla bile selamlanmaya değer olan bu mücadelenin Türkiye’deki kimi sol çevrelerde yansıması ise akıl alır cinsten değil. Mısır’daki diktatörlüğün bir halk ayaklanmasıyla yıkılması kimileri için adeta adı konulamayan bir rahatsızlık yaratmış vaziyette. Bu konuda delil olarak gösterilebilecek çok fikir parçacığı bulunmakla beraber en rafine ve elle tutulur örnek olarak Tülin Öngen’in Birgün’de yayımlanan ?Devrim olmayan devrimler? başlıklı yazısını gösterebiliriz. Yazar, yaşanmakta olan sürecin neticelenmesini bile beklemeden bir nevi kerameti kendinden menkul devrim müfettişliğine soyunmuş ve yaşananların neden devrim olmadığını anlatmaya koyulmuş. Tülin Öngen, sağ olsun, yazıdaki kanısına olayların ilk günlerinde -daha süreç bile olgunlaşmadan- vararak bir çeşit sabit fikir geliştirdiğini yazının ilk paragrafındaki ?ben zaten 28 Ocak’taki yazımda baştan söylemiştim? vurgusuyla itiraf ediyor da, yazının devamının nasıl bir düşünce ekseninde gittiğini daha net anlayabiliyoruz. Öngen’in -zaten yeni hiçbir tarafı olmayan- fikirlerinin doğruluğunu yanlışlığını şimdilik bir tarafa koyalım, kendisinin elindeki ?ne devrimdir, ne değildir? checklist’ine göre Şubat Devrimi’nin bile devrimden sayılmayacağı gerçeğini de bırakalım. Benim asıl ilgilendiğim 25 Ocak’ta filizlenen bir hareketi kalıplara sokabilmek için gösterilen aceledir. Bugün sonuçlanmaktan hâlâ çok uzak olan bir sürecin sonunu daha üçüncü gününden söylemeye çalışma hırsı nedendir, bunu anlamaya çalışıyorum.

Mısır’da yaşananların bir devrime dönüşeceğinden emin olma iddiasında değilim, aynı şekilde dönüşmeyeceğini de söyleyemem. Lakin, şu an Türkiye solu için önemli olanın, önemli olması gerekenin bu olmadığını biliyorum. Aşağı yukarı bizim coğrafyamız sayılabilecek bir yerde, örgütlü işçi sınıfının da önemli rolü olan bir halk ayaklanması varsa, Türkiye’deki devrimcilerin görevi, tıpkı dünyanın geri kalanındaki sosyalistler gibi bu mücadeleyi verenlerle dayanışma içinde olmaktır. Meseleyi Tülin Öngen’in yazısındaki gibi bir doktrin bombardımanına dökmeye hiç niyetim yok, çok basit söylüyorum. Siz Mısır’da ya da başka bir ülkede genel greve giden on binlerce işçinin davasına evinizin karşısındaki fabrikadaki bir greve vereceğiniz desteğin aynısını veremiyorsanız sosyalizmden bir şey anlamamışsınız demektir. Kaldı ki bu hareketi küçümsemek, önünü tıkamak için olgunlaşmasını bile beklemeden hırsla kaleme sarılmak, Türkiye solunun onlarca yıldır saplandığı batağın bir başka tezahüründen öte bir şey değil.

Türkiye solu, ne Stalinizm’den, ne de Kemalizm’den tam olarak sıyrılamadı. Arap dünyasındaki halk hareketlerine yaklaşım da bir turnusol kağıdı gibi bu durumu bize gösteriyor. Sokaklara dökülen milyonlarca insanın, senelerdir yolsuzluk ve adaletsizlik üzerine kurulu düzenlere isyanından kendine pay çıkaramayacak kadar enternasyonalizme yabancılaşmış olmak ve kendini ait gördüğü dünya dışında olana bu kadar uzaktan bakmak galiba üzerimize çöreklenmiş Stalinist kültürün kanıtı. Diğer taraftan Türkiye soluna dahil kimilerinin kendilerini hangi dünyaya ait gördüğü de herhâlde ikinci etki alanıyla açıklanabilir. Arap dünyasında olan her halk hareketini küçümsemek, daha üçüncü günden ?bu devrim olamaz? kararını vermek, Modern Türkiye’nin son seksen yılında içselleştirdiği meşhur hakir görme duygusuyla sanırım biraz olsun ilişkilidir. ?Ben demiştim? ukalalığıyla vücut bulan ruh hâlinin peşine ?zaten Araplar bir halt beceremez?i eklemek o kadar da zor değil. Bunu ırkçılıkla ne kadar ilişkilendirebiliriz bilemiyorum -itham etmek de istemiyorum-, ama herhâlde yukarıdan bakmayla çok rahat açıklayabiliriz.

Dediğim gibi yapılan tahlillerin doğruluğunu, yanlışlığını tartışmıyorum. Ancak daha hareketlerin üçüncü günden bu tahlillere girişme hırsını hissetmenin enternasyonalizmden payını hiçbir şekilde almamış olmak olduğunu söylüyorum. Eğer sosyalistler, bu fazlasıyla turfanda tahlillere girişme ihtiyacına Arap işçi sınıfına destek vermekten daha fazla önem atfediyorsa, ben bundan rahatsızlık duyuyorum. Mısır’daki halk hareketine karşı girişilen kulak tıkama ve hakir görmenin sosyalizmle hiçbir şekilde bağdaşmadığını, bunun ancak Stalinizm ve Kemalizm rüzgarı yemiş Türkiye solunun içinden taşan tuhaf kibirlere işaret edebileceğini düşünüyorum.

Tülin Öngen, yazısını devrimcinin görevlerini -nedense büyük harflerle- hepimize tebliğ ederek bitirmiş. Ben de devrimcinin görevlerinin ne olmadığını hatırlatayım o zaman. Devrimcinin görevi, kendisinden aşağı gördüğü halklara başöğretmen edasıyla yukarıdan parmak sallamak değildir, tıpkı Mısır’da halkla ordu karşı karşıya geldiğinde hareketin tıkanmasından gizliden gizliye haz duyan beyaz Türkler’le kol kola girmek olmadığı gibi…

Tek Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.