"Enter"a basıp içeriğe geçin

Cenk Akyol ve AKP’nin kültür savaşı

cenk akyol dağhan ırakAdına ?Haziran direnişleri? diyebileceğimiz süreç, Türkiye siyasi tarihinde ciddi bir kırılma noktası teşkil ediyor. Hükümetin statükolaştırdığı iktidara AKP-CHP ikilisi tarafından konsolide edilen kurumsal siyasetin politika üretme kabızlığı nedeniyle bir çözüm gelmeyince, iktidar da toplumun ?öteki?lerine uyguladığı baskının derecesi yükselince bu kesimlerin biatını sağlayabileceği gafletine düşünce halk, özellikle de gençler ve kadınlar ipleri kendi ellerine aldı ve ülkede 1 Mayıs 1977?den beri süregelen siyasi paradigmayı değiştirdi. Gezi Parkı?ndan başlayıp ülkeye yayılan direniş bu anlamda ?12 Eylül?ün sonu?ydu (Bu konuda daha kapsamlı bir analizi, Evrensel Kültür?ün Haziran sayısı için kaleme almıştım).

Türkiye?deki yeni siyasi paradigmanın getirdiği en hayati değişiklik, tüm 12 Eylül dönemi boyunca insanların kişisel alanlarında tabu hâline getirilerek sandığa hapsedilen politik olma hâlinin özgür kalması oldu. Bunu direniş boyunca büyük bir işlev gören sosyal medya araçlarından gözlemleyebiliyoruz. Yakın geçmişte homo apoliticus diye anabileceğimiz okumuş, şehirli, genç orta sınıfın dışarıya vurmaktan (hatta kendisine itiraf etmekten bile) itinayla sakındığı politik kimlik utanılacak bir şey olmaktan çıktı, bilakis varlığını göstermenin tüm risklerine rağmen cazip bir hâle geldi. Alışveriş merkezlerinde, plazaların öğle tatillerinde yapılan eylemler, saat altı olunca ?iş kıyafetini çıkarıp Süpermen kıyafetini giyen?, gün içinde çoğu kez insan kaynakları departmanıyla ya da amirlerle sanal köşe kapmaca oynayarak atılan twitlerle beyaz yakalılar çok kısa sürede ve kendilerinden beklenmeyecek bir hızda politize oldular. Bu aslında, neo-liberal düzenin yalnızca tüketme görevi verirken geleceğini garantiye almayı çoktan bıraktığı bir ara sınıfın, prekaryanın isyana gelme hâliydi. Özellikle bu kesimin yaşam tarzına inadına ve sistematik müdahaleler de bu isyanın katalizörü oldu. AKP?nin devleti, bir salyangoz gibi kabuğuna çekilmiş bu kesimin kişisel alanına cihadî bir huşu içerisinde saldırırken aslında onları siyasal alana çıkmaya zorlayan yağmuru yağdırdığının farkında bile değildi.

GEZİ DİNAMİKLERİ VE SPOR
Meseleye spor tarafından bakacak olursak; futbol ve dövüş sporları gibi birkaç dal haricinde, özellikle de takım sporlarında karşımıza çıkan kitlenin tam olarak yukarıda anlattığımız sınıfa denk düştüğünü görmemiz gerekiyor. Devletin kuruluşundan beri yarım yamalak uyguladığı eğitim ve spor politikaları nedeniyle Türkiye?de sporun pek çok dalında var olmak belli bir ?tuzu kuruluk? seviyesini ön koşul olarak sunuyor. Türkiye?de sporcu olacak insanın üniversite giriş sınavlarını hayat memat meselesi olarak görmemesi, profesyonel sporculuk dışında meslek sahibi olmayacak olmayı dert etmemesi, tesislere ve gerekli ekipmana ulaşacak imkanlarının olması gerekiyor. Bu da ciddi bir hayat kavgası veren gencin sporcu olma ihtimalini hemen hemen sıfıra indiriyor. Ayrıca spor mantığının büyük oranda futbola endekslenmiş olması sponsorluk ihtimallerini de azaltıyor ve var olan sponsorlara da ?o sporun tanrısı? olma lüksünü kazandırıyor.

Cenk Akyol?un basketbol milli takımından dışlanması olayını bu bağlamda okursak; basketbolcunun NTV mikrofonunu yere fırlatarak verdiği tepkinin kendi sınıfının Gezi süreci içindeki dönüşümüyle birebir uyumlu olduğunu görüyoruz. Zaten yaptığı hareketin bir anda geniş kitleleri yakalayarak özellikle bu sınıfın yetkin bir şekilde kullandığı sosyal medya üzerinde hızla yayılması bunun bir işareti. Cenk Akyol?un hareketinin kaynaklandığı motivasyon her ne kadar şaşırtıcı olmasa da, sporun apolitik cilasını kazıyarak içinde bir süredir var olan (muhafazakar hükümet ve yandaşı sermaye ile muhalifler arasındaki) bir kamplaşmayı ortaya koyması bakımından önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Bu ülkede spor, Modern Türkiye Tarihi?nin başlangıcından, yani 2.Meşrutiyet?ten beri hep iktidarın kontrol etmeye ve kitleselliğinden faydalanmaya çalıştığı bir alan oldu. Ancak plansızlık, beceriksizlik ve sosyal faktörler nedeniyle buna son yüz yıl içerisinde ulaşılabildiğini söyleyemeyiz. Türkiye?de bu konuda yapılmış en kapsamlı çalışma olan ?Gürbüz ve Yavuz Evlatlar?da Yiğit Akın bunu; ?modern sosyal devletin oluşumu sürecini yaşayan her yerde siyasi elitler beden terbiyesi ve sporu sosyal politika ekseninde biçimlendirmeyi denemişlerdir. …Türkiye gibi bazı ülkelerde, sosyal kontrol altyapısının zayıflığı, bu politikalara ?maruz kalanların? yeni normlara gizlice ya da açıktan açığa direnmeleri sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır.? şeklinde açıklıyor (Gürbüz ve Yavuz Evlatlar, İletişim Yayınları, 2004). Buna bizim yapacağımız ekleme, ?maruz kalanlar?ın ve ?maruz bırakanlar?ın zaman içerisinde yaşadığı değişimler olabilir. Akın?ın incelediği erken Cumhuriyet döneminde spor tepeden inme bir modernitenin benimsetilmesinin aracı olurken, son otuz yılda, özellikle de AKP döneminde muhafazakar bir gelenekselciliğin Kemalizm ağırlıklı bir moderniteye sıkı sıkıya bağlı bir spor ortamına bastırılması şekline dönüştü. Tıpkı yazarın dediği gibi bu baskı iki örnekte de gizli veya açık direnişle karşılandı. Cenk Akyol?un olayı aslında bu direnişin açık örneklerinden birini teşkil ediyor.

ÖTEKİYLE SAVAŞ
AKP iktidarı, siyaset üretme mantığını uzunca bir süredir ?öteki?lerle savaş üzerine kurmuş durumda. İktidar sahip olduğu çoğunluğa yaslanarak, diğerlerini ?terbiye etmeye?, ?evcilleştirmeye? ve ?kırmaya? (yine hayvan terbiyesi anlamındaki şekliyle) çalışıyor. Bunu yaparken bir taraftan da kendi tarafını motive tutmaya çalışıyor. Şimdiye kadar dipten derinden ve Başbakan prompter?a bakarak konuştuğu sürece açık edilmeden sürdürülen bu savaş, Haziran direnişleriyle beraber tamamen açık edildi. Başbakan, kendisi gibi olmayanı, onun istediği gibi yaşamayanı açıktan hedef göstermeye, şeytanlaştırmaya, meşruiyetini reddetmeye başladı. Bu tam anlamıyla bir kültür savaşı ilânıydı. Bir günde yedi miting düzenleyip kendi kitlesine ?Camiye ayakkabıyla girdiler, onu da yaptılar? diye şikayete girişmesinin başka bir anlamı yoktu. Nitekim savaş çağrısı ?Yol ver gidelim, Taksim?i ezelim? sloganları ve bir anda sokaklarda beliren eli sopalılar, palalılarla cevap da buldu.

Tayyip Erdoğan?ın şahsında cisimleştirdiği AKP iktidarının bu savaşı açarken çok hesap yaptığı söylenemez. Zira, Bourdieu?cü terimlerle gidersek iktidar şimdiye kadar ?öteki?lerle olan hesabını hep ekonomik ve sosyal sermayesi üzerinden gördü; ?sembolik şiddet?ini bu alanlardaki üstünlüğü üzerinden kurdu ve başarılı da oldu. Ancak iktidarın hegemonik bir mutlaklık kazanması için kültürel sermaye cephesinin açılması şarttı ve Haziran direnişleri bu cephenin belki de biraz turfanda olarak açılmasına neden oldu. AKP iktidarının kültürel sermaye bakımından zayıflığı bir anda ortaya çıktı ve kendi sembolik şiddeti direnişçilerin bir anda yaratıverdiği kültürel ürünler üzerinden kendisine döndü. Direniş süresince pek sevimsiz bir tabirle ?orantısız zeka? olarak adlandırılan fark aslında buydu. Kültürel alanda uğranan hezimet (ki aynı dille cevap verilmeye çalışıldığında komik duruma da düşülüyordu) fiziksel şiddetle sağaltılmaya çalışıldı. İşler iyice kontrolden çıktı.

KÜLTÜREL HEZİMET ALANI: SPOR
AKP iktidarı hegemonik olmayı başaramadı, çünkü popüler kültür ürünleri yaratmakta çuvalladı. Her en kadar elindeki sosyal ve ekonomik sermaye, Muhteşem Yüzyıl?ın karşısına Fetih 1453?ü koymayı başarsa da, Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi kültür ürünlerinin üretiminin ?reçetesi? ötekilerin elindeydi. Bu anlamda, Güney Kore filmleriyle rekabet edebilmek için oradan yönetmen ve aktör kaçırtıp propaganda filmleri çektiren Kim Jong-Il?den çok da farklı durumda değildiler.

Spor da bu kültürel hezimetin bir alanı oldu. İktidarın bu alanı kontrol etme çabası bir süredir Gençlik ve Spor Bakanlığı üzerinden yürütülüyor. Bakanlığın ve ona bağlı kurumların yeniden yapılandırılması, bakan olarak genç ve medya kökenli bir isim olan Suat Kılıç?ın atanması, kurum bürokratlarının federasyonlara sızdırılması gibi adımlar hep bu operasyonun bir parçası. Ancak ortaya konan projeler o kadar çapsız ki, alınan yol bir arpa boyu bile değil. Gençleri kışın ortasında Sarıkamış?a götürüp Türk-İslamcılığa iman etmelerini beklemek, oraya askerleri sürerek muzaffer olmayı düşleyen Enver miyopluğundan öte değil. 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası?yla Olimpiyat?a aynı anda aday olmak gibi tarifsiz bir amatörlüğe aynı günler içinde yapılan Akdeniz Oyunları?yla 20 Yaş Altı Dünya Kupası?nı üstlenerek devlet televizyonunun bile ilgisini bölmek gibi bir beceriksizlik eklenince hedeflerin tutmadığı anlaşılabiliyor. Tam bu dönemde ?Doğu Almanya?ya ait yıllardır kırılamayan rekorlar?dan birinin dopingli sporcu çıkarma konusunda kırıldığını hiç saymıyoruz. Devletin kendi ?sportif kahramanları?nı üretmeye çabası da aynı ölçüde acıklı. Gezi?ye açıktan destek veren Cenk Akyol?la Mehmet Okur?un karşısına ?Bunlar Ermeni, hepsi Ermenistan?dan gelmiş?ten daha rafine bir mesaj üretemeyen Rıza Kayaalp?in konulması durumu açıklamak için yeterli. Buna bir de, futbolu kontrol etmek için başlatılan ama otuz yıldır itinayla pışpışlanan futbol taraftarını politize ederek direnişe can suyu veren şike operasyonunu da ekleyelim.

ULUSAL GURUR KOMPLEKSİ
AKP?nin spor politikalarının ters tepmesindeki nedenlerden biri de hâlâ Özal döneminin yöntemlerini kullanarak tesisleşme ve sportif başarı üzerinden ulusal gurur üretmeye çalışması. Oysa Özal döneminde topluma hakim olan aşağılık kompleksi bizzat AKP tarafından Osmanlıcı bir büyüklük kompleksine dönüştürüldü. O zamanlar kitlelerin incinmiş gururunu tamir eden başarıların bugün doyumsuzluğa çare olması mümkün değil. Ancak iktidarın kadroları da eskiyi tekrar etmekten daha iyisini yapabilecek kapasitede değil.

Kendi kitlesi açısından bakarsak, AKP?nin başarılı olmasının ve muhafazakar kökenli ailelerden gelen gençlere hitap edebilmesinin nedenlerinden biri put kırıcı olmasıydı. AKP hem asık suratlı orduya, hem de en az onun kadar ciddi Milli Görüş?e karşı eğlenceli bir alternatifti. Üstelik sağın doğasında olmayan isyankarlığı da bu yolla ikame ediyor, tüm mantığını erke biat etmek üzerine kurmuş bir siyaseti gençlikle buluşturabiliyordu. Muhafazakar gençler kuruluş dönemi AKP?siyle kendilerini ilk kez özgür hissettiler. Çünkü düşünüp söyleyemedikleri şeyleri söyleyebiliyorlardı. Atatürk?ü ya da (çok daha küçük harflerle) Erbakan?ı sevmediklerini söylemek ?başlarına bir şey gelmeyecekse? onlar için özgürleştiriciydi. Hep aksini iddia etse de baştan beri AKP?nin dümen suyunda yürüyen Genç Siviller siyasal İslam?ın bu anlamda çıkardığı en başarılı projeydi. Ancak hareketin ne ideolojik olarak özgürlükçülüğe daha fazla meyledebilecek bir alanı vardı, ne de bunu yapabilecek kadrolara sahipti. Dolayısıyla mutlak iktidar sağlandığında AKP, yıllarca karşısında gördüğü erki model aldı. Neo-Kemalist bir devlet aygıtına dönüştü. Kurulduğunda 1980?lerin ANAP?ına benzeyen AKP, on yıl içinde Türkiye?de başka hiçbir partinin hiçbir zaman benzeyemediği ölçüde 1930?ların CHP?sine benzemeye başladı. Geçmişte AKP?yi gençlerin önemli bir kısmı için popüler kılan tabu yıkıcılığıyken, parti statükonun ta kendisi oldu. Üstelik bunu da devlet erkini kendisinde vücuda getirerek yaptı. Spor politikaları bu devlet-parti algısının en görünür olduğu alanlardan biri oldu. Ancak bu alanın açıklamaya çalıştığımız doğası, kaçınılmaz bir yenilgiye yol açtı.

AKP kabul etse de etmese de eskimiş bir parti. Olup biteni anlayamıyor ve artık var olmayan paradigmalar üzerinden siyaset üretmeye çalışıyor. Şansına, CHP de neyin değiştiğini anlama konusunda en az AKP kadar beceriksiz; en az onun kadar tapon ve eski suratlı. Türkiye tarihinde görülmemiş büyüklükteki bir sokak hareketinin kurumsal siyasete bu kadar az etki yapmasının en büyük nedeni de CHP?nin o alanı tüm hantallığıyla kaplaması. Bu, AKP?nin aldığı hasarı ciddi bir şekilde azaltıyor. CHP, AKP?nin naftalin kokulu siyasetiyle sokağın ürettiği yeni siyaset arasında bir tampon görevi üstlenerek halkın gücünü soğuruyor, iktidara kendini toparlamak için zaman yaratıyor ve bunu yaptığının farkında bile değil. Ancak Erdoğan?ın şahsında cisimleşmiş AKP iktidarının kazandığı bu zamanı reforma dönüştürerek kendisini kurtarma kapasitesinin olduğu da söylenemez. Kurumsallaşmış siyasette bir nevi Pax Romana?nın yaşanmasının ve sokağın tüm hareketliliğine rağmen o tarafta yaprak kımıldamamasının temel sebebi de bu. Cenk Akyol?a kesilen faturayı bu bağlamda çok da küçümsememek gerekiyor. Zira NTV mikrofonunu yere çalan genç adam, şu an Kemal Kılıçdaroğlu?ndan çok daha kuvvetli bir muhalefet figürü.

*21 Temmuz 2013 tarihli Evrensel Pazar’da yayımlanmıştır.

Tek Yorum

  1. mert mert 23/07/2013

    güzel olmuş ama keşke işin medya ayağına da değinseydiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.