"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kaybedenler Kulübü üzerine…

İsmini duyunca irkildim. Yıllar öncesinden gelen bir hayalet gibi geçip gitti kulaklarımdan.

Kent FM 101’in o haşır huşur çeken ve çoğu kez 100.0 Power FM’le 102.0 Energy FM (FG değil FM, o zamanlar öyleydi) arasından seçemediğimiz sinyalleri, One More Cup of Coffee, So Tell the Girls That I’m Back in Town, geceleri internetten parça isteyip sürekli aynı parçaları dinlediğiniz interaktif yayın, Tekila City ve tabii Kaybedenler Kulübü…

Kaybedenler Kulübü…

Kadıköy’e ilk taşındığımız günler…

Tepeme çökmüş bir aşkın ve büyük iki depremin (İzmit ve Düzce) yıkıntılarını ardımda bırakıp istemeye istemeye taşındığım için uzun süre nefret ettim Kadıköy’den. Sanırım iki sene önce Bahariye’de kendi evim oluncaya kadar da duygularım pek değişmedi. Kadife Sokak’ın bir üstündeki o ev ise beni Kadıköylü yaptı.

Kaybedenler Kulübü’nü dinlerken Kadıköylü değildim, ama filmi bir Kadıköylü olarak izledim, bu yazdıklarımı ona göre okuyun.

Bir kere, her şeyden önce, o dönemin, Kaybedenler Kulübü’nün ve 6.45’in filminin çekilmesi gerekiyordu. Yapılması gereken bir şey yapıldı. Akıl edenlere bravo.

Ayrıca bunu doğru düzgün yaptıkları için de teşekkürler.

Filme giderken tek beklentim filmin Kadıköy kokmasıydı. Evet, kokuyor, olmuş. Filmin geçer not alması için bu yeterliydi.

Gelelim detaylara…

Film biraz fazla stilize. Yani Kaybedenler Kulübü kendiliğindenliği tam yok. Filmdeki bazı tercihler belli ki popülerlik kaygısı gözetilerek yapılmış. Aşağıda detaylı fikirlerimi okuyacağınız Nejat İşler tercihi bunların başında geliyor. Ayrıca film çok karanlık bir film değil, hatta yer yer oldukça soft. Bir Çağan Irmak’laşma durumu var, ki filmin belli bölümlerini ?Issız Adam?a benzeten epeyce yorum okudum. ?Issız Adam?ı izlemedim, bilmiyorum, ama neyin kast edildiğini anladım sanırım. Film zaman zaman romantik komedi, zaman zaman da erotik komedi olmanın kıyısından dönüyor. Ama dönüyor, o sınırı ihlal etmiyor. Kabul edilebilir. Sadık Kaybedenler Kulubü dinleyicileri mutlaka daha karanlık bir film hayal etmişti, ama buna da şükür.

Diyaloglar aslına oldukça uygun, bir Kaybedenler Kulübü takipçisinin kulağını asla tırmalamayacak, hatta zaman zaman o günlere taşıyacak cinsten. İzlerken Kaybedenler Kulübü dinliyormuşsunuz gibi olmuyorsunuz ama tanıdık geliyor, nereden tanıdık geldiğini de anlıyorsunuz.

İzlerken tam olarak eskiyi hatırlamıyor oluşunuzun nedeni ise oyuncu seçimi. Kaybedenler Kulübü’nü filme taşırken alınabilecek en kritik karar herhâlde Kaan Çaydamlı’yı kimin oynayacağı kararı olabilirdi. Kesinlikle yanlış karar alınmış. Nejat İşler olmamış, hem de kariyerinin en iyi performanslarından birini çıkardığı hâlde. Nejat İşler’le Kaan Çaydamlı arasında en ufak bir benzerlik olmadığı gibi, temelden farklılıklar var. Kaan kaybeden, Nejat kazanan. Kaan enkaz, Nejat stilize. Kaan hoyrat, Nejat janti. Kaan dipten, Nejat yüzeyden. Bir de sesi çok iyi tanınan bir adamı sinemada canlandıracaksanız lütfen seçtiğiniz oyuncunun sesinin biraz olsun o adamınkini andırmasına dikkat edin. Ha Nejat İşler katlanılamaz mıydı, değildi. Ama Kaan Çaydamlı da değildi. Yine de idare ettik.

Yiğit Özşener, Mete Avunduk rolüne çok daha iyi oturmuş. Serra Yılmaz’la uyumu da çok keyifliydi.

Diğer karakterlerde çok büyük bir falso yok. Murat çok şahane olmuş, sevdim.

Mekan seçimleri güzeldi. Ama Karga’nın hiç gözükmemesini yadırgadım. Çünkü programlarda Karga’ya referans verildiğini çok net hatırlıyorum, hatta benim Karga’ya ilk gidişim bir Kaybedenler Kulübü sonrasıdır. Belki çok karanlık bir yer olduğundan çekime uygun bulmadılar. Hiç değilse önünden geçselerdi. Neyse…

Olaylar 1999’da geçiyor ama 1999’da olmayan bir yığın detay var filmde. Boğaz Köprüsü’nün ışıklandırılmış olması mesela. Yani 1940’lar filmi de çekmiyorsunuz ki, bunları ayıklamak çok zor değildi aslında. Tuvaletteki GFB yazılaması da olmamış, 1999’da GFB mi vardı? Film boyunca 1999 hissini hiç alamadım, bir kere daha izlesem daha çok hata bulacağımdan eminim. O yıllar benim hayatımda önemli bir kırılma noktası olduğundan mıdır nedir, biraz rahatsız etti ama herkesin takılacağını pek sanmam.

Filmin müzikleri de yine kritik bir noktaydı, orada hiçbir problem yok. Vapur iskelesinde çalan Fransızca şarkıyı tanıyan varsa, lütfen yorum bölümüne yazsın bu arada. Vapur iskelesinde çalan Fransızca şarkı Reviens. Gülce Duru, Can Gox ve Erdem Tarabuş eseri.

Merak etmeyin spoiler vermeye hiç niyetim yok ama film bitmesi gerektiği gibi bitmiş, ne eksik, ne fazla. On üzerinden dokuz buçuk veririm finale.

Genel olarak gidilesi, sevilesi bir Kadıköy filmi Kaybedenler Kulübü. Notting Hill’i Notting Hill’liler ne kadar seviyorsa, bu filmi de Kadıköylüler o kadar sevecektir. Kaybedenler Kulübü’nü yakalayamamış genç kuşaklar da bu filmi benimseyecektir sanıyorum ama lütfen Kadife Sokak’taki barları işgal edip küçük Mete’cilik-Kaan’cılık oynamasınlar. Lütfen!

Bir de değinmeden geçemeyeceğim bir şey var. Kimi muhafazakar kardeşler, filmin yönetmeni Tolga Örnek diye bu filmin arkasında CHP propagandası aramışlar. Filmin CHP’nin savunduğu bir yaşam tarzının reklamını yaptığını iddia etmişler. El insaf be kardeşim! Bu ülkenin beşte biri kadarı CHP’ye oy veriyor, siz beş kişiden birinin Mete ve Kaan gibi yaşadığını mı düşünüyorsunuz gerçekten? Kaybedenler Kulübü’nün en popüler zamanlarında bile kitleler pompadan pompaya koşmuyordu merak etmeyin, şimdi de koşacaklarını sanmıyorum. Kaldı ki, CHP’yle pompa sözcüklerini yan yana koyunca aklıma tek bir şey geliyor ama dava edilmemek için söylemeyeceğim. Özetle, bu filmin CHP tipi yaşam tarzını sunduğunu savunmak gerçekten aptalca, en az tüm muhafazakarların Çarşamba’daki tarikatlardakiler ya da Taliban militanları gibi yaşadığını savunmak kadar aptalca. Tolga Örnek’in sabıkalı bir yönetmen olduğunu kabul ediyorum, Devrim Arabaları gibi çok güçlü bir hikayeyi, yirmi saniyede bir günümüze gönderme yapma ve mesaj verme hırsıyla tarumar ettiğini atlamam mümkün değil. Ama bu filmde Devrim Arabaları’ndaki gibi kameraya (bize) dönüp ?bugün öyle yaptılar, yarın da böyle yapacaklar? tipi ahkamlar kesen adamlar, Kuzey Kore propaganda filmlerinde bile görülemeyecek karikatürlükteki Amerikan elçileri yok. Zaten on beş yıl kadar öncesine ait gerçek bir hikaye anlatılıyor, programı da, Mete’yle Kaan’ı da tanıyan tanıyor ve filmde -propaganda maksatlı ya da değil- fazla bir oynama olmadığını da biliyor. Siz at gözlüğüyle gezdiğiniz için bilmiyor olabilirsiniz de, bari kaleme saldırmadan bir-iki program kaydı dinleseydiniz. Ayrıca bu iki adamın kendine özgüydü ve kimseye kendileri gibi olmalarını hiçbir noktada salık vermediler. Programın doğrudan seslendirilmese de tek mesajı vardı; ?bizim gibi olun? değil, ?kendiniz gibi olun?. Benim gibi aşık olmadıkça hiçbir kadına el sürmekten hoşlanmayan birini bu pompa meraklılarıyla aynı dalga boyuna taşıyan da bu oldu. Zaten film de bunu anlatıyor. Sanırım muhafazakar kardeşleri asıl rahatsız eden de bu, insanların kendileri gibi olmaya özenmeleri.

Neyse… Pompaya devam… Dağılabilirsiniz.

5 Yorum

  1. kenan kenan 01/04/2011

    gerçekten ya bilen varsa söylesin fransızca şarkıyı

  2. myxomatosis myxomatosis 03/04/2011

    ÇOĞU FİLM ELEŞTİRMENİNDEN DAHA İYİ YAZMIŞSIN DAĞHAN, BUNDAN SONRA SPORLA BERABER FİLM YAZILARI DA BEKLİYORUZ SENDEN ?

    • admin admin 03/04/2011

      teşekkür ederim. press’i de yazacağım. sinemaya çok giden bir insan değilim ama evde epeyce film izliyorum, belki onları yazarım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.