"Enter"a basıp içeriğe geçin

üç silahşörler (ve ilâveten dartanyan)

Olimpiyat Elemeleri’ni bitirmenin huzuru içinde bu yazıyı yazıyorum. Hem voleybol kalitesi, hem sonucun adilliği, hem de millî takımın oyunu açısından tatmin edici bir turnuva oldu. Bu yazı, upuzun bir turnuvanın, upuzun bir özetidir. Smaçörler çuvalladığı için değil, defanslar iyi çalıştığı için uzun süren bir rallinin heyecanı içinde okunmasını dilerim.

Her şeyden önce, eleme gruplarının oluşumundan biraz bahsetmek gerekiyor. Geçmişte de çok dengesiz gruplar görmüştük, örneğin Dünya Grand Prix elemelerinde, ama bu seferki hakikaten olacak gibi değildi. Bir tarafta Rusya ve Sırbistan’ın yanına garnitür olarak Romanya ve Hırvatistan; diğer tarafta Hollanda, Polonya, Almanya ve Türkiye. Zaten şöyle bir bakınca çekişmenin nerede olacağı belliydi; A Grubu’ndan Romanya’nın ya da Hırvatistan’ın çıkacağını iddia etmek ?sürpriz ata oynamak? olarak bile nitelendirilemezdi, olsa olsa ?hipodroma yıldırım düşer, yarışı da yoldan geçen faytondan kurtulan at kazanır? demek olurdu bu. Nitekim A Grubu’nda beklenen oldu ve Rusya-Sırbistan ikilisi daha son güne girilmeden çıkmayı garantilediler. Ancak bu grupta oynanan maçlar için Sırbistan’ı ömrümüzden çaldığı saatler için dava etsek yeridir. Zaten çekişmesi olmayan grupta, hem Romanya, hem de Hırvatistan maçında isteksiz oyunlarıyla bu gruptaki voleybol seviyesini iyice aşağı çektiler. Sonuçta A Grubu, Rusya için antrenman grubu oldu; Caprara istese bu gruptaki maçları oyuncu denemek için de kullanabilirdi, ama Rusya ciddi oynadı, kolay kazandı.

B Grubu ise artık demirbaşa kaydedilecek eşleşmeleri getirdi beraberinde. Almanya-Hollanda-Polonya üçlüsünün kadrolarını kabataslak sayamayacak voleybolseverin kaldığını sanmıyorum, hele ki Türkiye’de. Öte yandan bu gruba canlılık getiren Filenin ?yeni? Sultanları oldu. Sanki yel değirmenlerinin icadından bu yana aynı kadroyla sahaya çıkan Hollanda’ya inat, Türkiye ilk altısından beş oyuncu değiştirmiş olarak başladı turnuvaya. Bu radikal değişiklikte zorunlulukların etkili olduğu kesin, ama tek etkenin bu olduğuna inanmıyorum. Chiappini isteseydi ligdeki oyunculardan çok daha ?muhafazakar? bir kadro oluşturabilir, ilk altıyı da takıma daha alışkın oyunculardan kurabilirdi. Almanya maçında Esra’sız, Aysun’suz başlamasını herhalde zorunluluklarla açıklamak mümkün değil. Ben Chiappini’nin cesaretinden hoşlanıyorum. Almanya maçına belki biraz daha tecrübeli bir ilk altıyla çıkabilir, ya da en azından takım son sayılarda zorlanırken biraz daha görmüş geçirmiş oyunculara güvenebilirdi. Üç setini de ikinci teknik moladan sonra verdiğimiz Almanya maçı için ?Esra ve Aysun oynasaydı belki de kazanırdık? demek mümkün, ama bu takımda ilk kez forma giyen oyunculara ?size güveniyoruz? mesajı vermekle Almanya maçından çok daha fazlasını kazanmış olabiliriz. Zaten ertesi gün Hollanda maçına daha dengeli bir kadroyla çıkıp kazandı millî takım. ?İlk gün kazansaydık çıkardık? düşüncesine takılmamak gerekiyor, ihtimâller sonsuz, örneğin diğer grupta Sırbistan değil biz olsaydık yine çıkardık. Türkiye’nin bu turnuvadan kazancı; tüm oyuncuları her an oyuna etki edebilecek, yedeklerin kenardaki sandalyeleri ısıtmak değil maç çevirmek için kullanıldığı, çalışan, defans yapan, pahalı sayıları kazanan bir takıma sahip olmak oldu. Üstelik bu takıma çok önemli isimler eklenecek. Önümüzdeki Grand Prix’de takımda belki başka isimleri de göreceğiz. Üstelik o zaman bu turnuvanın yıldızlarından Naz ve Nihan takıma daha da ısınmış olacak. Duygu’yla Bahar belki daha aktif görev alacaklar; karşılarında Visser’le, Fürst’le, Liktoras’la oynadılar, bu turnuvanın getirdiği tecrübenin mutlaka artıları olacaktır.

Bizim grubumuzdaki takımlardan Hollanda, bu elemeleri belki en çok önemseyen takımdı, galibiyet dahi alamadan elendiler. Hollanda takımının yaşlandığına ve artık bittiğine inanmıyorum, geçen sene Dünya Grand Prix’inde şampiyon olduklarında da genç bir takım değillerdi. Ancak bu takım için yine de büyük bir tehlike var; uğruna Grand Prix’ye şampiyon ünvanıyla katılmaktan vazgeçtikleri bir elemede böylesi bir yara almak Hollanda için bir kırılma noktası olabilir. Hollanda’nın bu tip darbelere dayanıklı bir takım olduğunu düşünmüyorum. Tüm oyuncuları aynı kulüpte oynayan bir takım olarak batarlarsa hep beraber batarlar, ve yerine ne koyacaklarını eminim Avital Selinger de bilmiyordur. Ancak unutmayalım Hollandalı oyuncuların tamamının oynadığı Dela Martinus, Şampiyonlar Ligi’nde yenilgisiz gidiyor. Eğer Dörtlü Final ve daha fazlası gelirse, Hollanda moral bakımından toparlanabilir. Aslında başka bir ekip için hem Grand Prix’yi, hem Olimpiyatlar’ı pas geçmek takımı yenileme fırsatı olabilirdi. Ama Hollanda’nın organizasyon yapısı, böyle bir yenileme için fazla hantal, oyuncu havuzu da geniş değil. Bu uzun vadede Hollanda’nın gerçekten de krize girebileceğini gösteriyor.

Almanya takımı, iyiyle kötünün arasında bir turnuva geçirdi. Millî takımımızla ilk maçta karşılaşmaları onların avantajına oldu. İlk maçı örneğin Polonya’yla oynayıp kaybetseler, son maçı da turnuvaya ısınmış Türkiye’yle oynasalar, Hollanda’nın kaderini de paylaşabilirlerdi. Millî takım karşısında elde ettikleri 3-0’ın çok yanıltıcı olduğunu unutmamak gerek, azıcık tecrübe farkıyla 3-0 kaybedebilirlerdi de. Takımın aslında iyi oyuncuları var, iki orta oyuncusu da çok kaliteli, Dumler giderek kendini kabul ettiriyor, bu takım Angelina Grün’e bu kadar bağımlı olmamalı. Grün, yine kurtardı takımını ama şunu gördük; Almanya Grün’e, bizim Nesli’ye ihtiyaç duyduğumuzdan daha fazla ihtiyaç duyuyor. Bir başka deyişle, bizim bu turnuvada cevapladığımız bir soruyu, Almanlar henüz cevaplamadılar; yıldız skorer yokken ne olacak? Grün herhangi bir nedenle olmadığında, Almanya daha az korkulan bir rakip olabilir.

Polonya’nın şu an geldiği durum, gerçekten göz kamaştırıcı. Bu takımın iki yıl önceki maçlarını hatırlıyorum da; takıma küsmüş oyuncular, Tayland ve Dominik gibi takımlar karşısında alınan kötü sonuçlar, Grand Prix sonunculuğu, Glinka başta olmak üzere oyuncuların takıma küsmesi. Niemcyzk’in o dönemde sevapları günahları olabilir ama oyuncuların, ağır bir hastalıkla mücadele etmesine rağmen Polonya için bir şeyler yapmaya uğraşan hocalarına sırtlarını dönmesi çok hoş görülür gibi de değildi. Niemcyzk gittikten sonra oyuncuların takımı kontrol altına alacağı düşünülebilirdi ama o noktada Polonya Voleybol Federasyonu çok doğru bir hamle yaptı ve kimsenin sorgulayamayacağı Marco Bonitta’yı göreve getirdi. Bu isim hem takımda disiplini yeniden sağladı, hem de Polonya formasını oyuncular için bir kez daha cazip hâle getirdi. Bu turnuvada da gördük ki, Polonya artık kriz anlarında dağılan bir takım değil. Bonitta, Polonya Ligi’nin geniş oyuncu havuzundan çok iyi yararlanıyor. 1980-81 doğumlu ama millî takımda beş-on kez oynamış oyuncular, kadroda, hatta ilk altıda yer bulabiliyorlar. Anna Baranska ve Kasia Gajgal, final dışındaki tüm maçlarda harika oynadılar. Bu oyuncular daha önce Polonya’nın yedek kadrosunda bile yoktu. Dziekewicz ve Glinka, geri döndüklerinden beri daha hevesli. Ancak Glinka’nın manşetlerinde ve genel olarak fizik durumunda büyük bir gerileme var. Yine de etkili bir köşe oyuncusu, ancak Bonitta’nın bu turnuva sonrasındaki gündemi Glinka-Rosner ikilisini destekleyecek defansı kuvvetli ve genç bir dört numara aramak olmalı. Skowronska ise bu turnuvanın en önemli yıldızlarından oldu. Belli ki kendisine kurtarıcı görevi biçilmiş ve o da kendini ?maç kurtaran pasör çaprazı? olarak görüyor. Yalnızca finalde aksadı, bu da maça mâl oldu zaten. Polonya belki finalde kaybetti ama Mayıs ayında ikinci bir fırsatı kaçıracaklarını hiç sanmıyorum.

Yarı finallere üç İtalyan ve Zoran Terziç’in Sırbistan’ı çıktı. Oynanan voleybol açısından bakarsak, turnuvanın hakkı dört İtalyan’dı aslında. Bu turnuvanın D’Artagnan’ı Chiappini’nin takımı, Sırplar’dan daha iyi voleybol oynayarak elendi. Sırbistan’da Krsmanoviç ve Spasojeviç’in olmamasıyla ilgili yığınla dedikodu var. Djerisilo da hafif sakat ve formsuz geldi. Ancak Sırp takımı için bu bahane olmamalı. Eldeki malzeme hâlâ çok kaliteli çünkü. Djerisilo’ya sahada, Brakoçeviç’e kenarda acı çektirmek için geçerli bir neden vardıysa da biz göremedik. ?Takımım eksik? diye savunma yapacak bir teknik adam, Brakoçeviç’i neden yanında oturttuğunu da açıklayabilmeli. Takımın bir başka sorunu da orta oyuncu. Stefana Veljkoviç çok genç bir orta oyuncu, performansı da bizim Duygu’yla Bahar’ın arasında bir yerdeydi. Bu durumda Terziç, belki Veljkoviç’e güvenemezdi ama Vesna’nın günahı neydi? Yıldızları eksik bir takımda bu oyuncuya biraz daha güvenilemez miydi? Köşe oyuncusu Jelena Nikoliç belki de bu turnuvanın en sıkıntılı ismiydi, hem kendisi, hem de izleyenler açısından. Morali her hücümda biraz daha bozulan bir oyuncuyu, setin en kritik yerinde üç kez üstüste hücum yaptırıp bloğa abone etmenin bir anlamı var mı? Belli ki Terziç, bu takımı yaparken ?Djerisilo’yla Nikoliç sayı alır, idare ederiz? diye düşünmüş. Ama bu turnuvada iki hücum opsiyonuyla oynayan bir kendileri, bir de başka çaresi olmayan Romanya vardı. Türkiye’nin en kötü maçıyla, Sırbistan’ın en iyi maçını üstüste koyalım, bakalım hangi takım daha değişik hücumlara yönelmiş? Kapasite-performans açısından karşılaştırırsak, Sırbistan, bu turnuvada elediği takımlardan bile çok geride kaldı.

Şampiyon Rusya’ya gelirsek… Bu turnuvada takımın sergilediği oyun için Caprara’ya ne kadar saygı duysak az. Rusya deyip gözümüzü kapasak, dev smaçörler, sert smaçlar gelir aklımıza, bir de arkadan var gücüyle top çeviren Sokolova. Caprara, bu turnuvada kelimenin tam anlamıyla ezber bozdu. Godina, iyi bir döneminde olmadığı için Kulikova’yı monte etmiş, hücumdan tamamen ferâgat etmeden defansa büyük takviye yapmış böylelikle. ?Arkaya giden defans yapar? anlayışı takıma tamamen oturmuş, Gamova’yı bu kadar iştahla plonjon yaparken, manşet alırken daha önce göreniniz var mı? Rus takımı, artık Caprara’nın takımı olmuş, resmen İtalyan voleybolu oynuyorlar. Rusya’nın dünyanın en iyi takımı olmasıyla arasındaki engel, durağanlıktı, artık böyle bir sorunları yok, takım müthiş mücadele ediyor, oyunu güzelleştiriyorlar. Finaldeki solo Sokolova-Kılıç performansı ayrıca alkışa değer, özellikle Liktoras’la file önündeki mücadeleleri. Eğer Rusya bu oyunu Pekin’de de oynayacaksa, şimdiden benim sempati oyumu aldı.

Bitirmeden turnuvadan iki küçük not vereyim. Hollanda-Almanya maçı tam 9000 seyirciye karşı oynandı. Yarı finallerin seyirci ortalaması 5500. Yalnız Polonya’dan Halle’ye gelen seyirci sayısı beş bin civarında. İzmir’de en kalabalık maç 2800 kişiye oynandı, ortalama ise 400 gibi bir rakam. İzmir’in nüfusu, Halle’nin nüfusunun tam yirmi katı. Bu rakamlar karşısında hepinizi bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum. Bu arada bu turnuva, Eurosport ekranlarından yayınladığımız en çok seyredilen voleybol yayını oldu, bunun arkasında büyük oranda Polonya izleyicisi var. Bu ilerleyen günlerde Eurosport ekranlarından size daha çok voleybol aktaracağımız anlamına geliyor. Bu maçlar arasında Türkiye’nin ve külüplerimizin maçlarının olması ise Türkiye’nin voleybola ilgisine bağlı. Son dönemde Arkas’ın, Telekom’un, Eczacı’nın Fenerbahçe’nin ve millî takımın pek çok maçını ardarda yayınladık. Bu, Türkiye voleybol izleyicisinden bize ulaşan feedback sayesinde oluyor.

Böylelikle Olimpiyat heyecanını şimdilik geride bıraktık. Erkeklerde Sırbistan, kadınlarda Rusya Pekin’e gidiyor, sürpriz olduğu söylenemez. Her gün voleybol anlatmayı özleyeceğim doğrusu, ama Şampiyonlar Ligi de yabana atılır gibi değil. Bu hafta özellikle Volero-Novara maçını dört gözle bekliyorum. O maç bir oynansın, tekrar konuşuruz…

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.