"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yenikapı bir nedir?

yenikapida-ak-parti-mitingi-icin-gingerli-gorevlilerAKP’nin Yenikapı mitingi, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın Gezi’den beri onlarcasını yaptığı kitlesel mitingler hakkında iki kelam etmek istiyorum ama önce okunmasını önemli gördüğüm bir yazı var. Tekin Öztop, geçen hafta AKP’nin Yenikapı mitingine gitmiş ve gözlemlerini paylaşmış (http://sarapvepeynir.blogspot.com.tr/2014/03/akp-mitinginde-bir-capulcu.html). Öztop’un sosyolojiyle haşır neşirliğinin ne olduğunu bilmiyorum, kendisini tanımıyorum maalesef. Vardığı sonuçlar arasında bana mantıklı gelen pek çok çıkarım olduğu gibi aceleye getirildiği, girilen ortamın heyecanının etkili olduğu ve biraz basitçe ifade edildiği hissini uyandıranlar da var. Her şeyden önce bir miting ziyaretinin kesin sonuçlar çıkarmaya yetmesine imkân olmadığındnn metodolojiye itirazım var. Lâkin iki nokta var ki, beni Öztop’un yaptığını önemsemeye itiyor. İzninizle ikisinde de Bourdieu’yü anacağım. Birincisi, yöntemi ve sonuca varışı ne kadar tartışmalı olsa da Öztop sosyolojiyi bir “savunma sporu” olarak görüyor, saldırmak için kullanmıyor. Yazı, varmak istediği sonuçlara varmak için yazılmamış, araştırma onun için yapılmamış. Aksine daha baştan “mitinge gelmek için para alanları okumak istiyorsanız burada bu yok” diyerek başlıyor. Oysa Sözcü’nün her Allahın günü yaptığı gibi “bakın Hüloğcular makarna, bulgur alıp Tayyip’e bağırıyor” yazardı ve muhtemelen daha çok takdir görürdü. İkincisi, yönteme her ne kadar itirazlarım olsa da, teoriye gömülmek yerine alana gidip gözlem yaptığı için artı puanı vermek zorundayım. Evet, bir miting ve yalnızca dışarıdan gözlem yazıda varılan sonuçlara ulaşmaya yeterli değil, ancak Öztop bir sürü toplumbilimcinin tenezzül etmediği bir şeyi yapıp en azından bir mitinge gitmiş. Geçen ay Lizbon’daki Gezi konferansında söylediğim bir şey aklıma geldi okurken; keşke Gezi’yi anlamaya çalıştığımız kadar Kazlıçeşme’yi de anlamaya çalışsaydık. Tabii ki sosyal bilimciler de uzayda yaşamıyor; o kadar gazı, copu yerken, üniversitelerde baskı görürken, her gün ülkenin başındaki insan tarafından hor görülürken, arkadaşları göz altına alınır, şiddet görürken, bu insanların soğukkanlı araştırma yürütmesi çok kolay değil. Teorik makalelerin bile yazılamaz hâle geldiği bir psikolojik şiddet ortamındayız. Hayır kimse “yazma” dediği için değil (dendiği oluyor ise de), en basit açıklamasıyla kimse kafasını toparlayamıyor. Normal bir ülkede, normal koşullarda yaşamıyoruz. Dolayısıyla AKP kitlesini anlamak için alana yeterince inilmiyor olmasını anlayışla karşılıyorum ama bunun çok çok ciddi bir eksiklik yarattığını söylemeden geçemem. Öztop, elinden geleni yapmış, daha fazlasının yapılması gerekiyor, kimsenin suçu demiyorum ama büyük bir eksiklik var diyorum.

Bu uzunca girizgahtan sonra AKP mitinglerinin bana düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum. Bunlar yine alana inmeden, AKP seçmeniyle konuşmadan, yalnızca televizyondan izleyerek yapılan gözlemler olduğundan ancak bir yere kadar güvenilir olabileceğini, ifadelerimin hipotezden fazlası olarak kabul edilmemesinden yana olduğumu söyleyerek başlayayım.

Gezi’den beri Tayyip Erdoğan’ın düzenlediği kitlesel mitinglerde gördüğüm şey, aslında çok büyük bir sır değil. Öztop’un da hissettiği gibi, Erdoğan’ın söyleminde sürekli gündelik politikayı basitleştirip, iyi-kötü şablonuna oturacak ikilikler yaratıp, bunu da bolca kendi lehine çarpıtmak var. Erdoğan basit konuşuyor, karşısındaki insanın mantığına değil duygusuna oynuyor. Yine Öztop’un da hissettiği gibi bu anlık bir duygu paylaşımı değil. Genel bir ezilmişlik hissine dokunuyor. İnsanların hayat gailesinden kurmaya bile mecali olmadığı hayallerinin kırılmasına olan sessiz öfkeyi kaşıyor ve yüksek perdeden seslendiriyor. Sürekli bağırması boşuna değil; öfkeyi, çaresizliği, hayal kırıklığını güce kanalize ediyor. Onun güç gösterisi yapıyor olmasının, mantıklı düşünen birinin “yok deve” diyeceği şeyleri bağıra çağıra söylemesinin kitlede duygusal bir tatmin yarattığını gözlemleyebiliyorsunuz. Alanım olmamakla beraber, Öztop’un bunun cinsel çağrışımları da olan bir tatmin olduğu çıkarımına katılıyorum. Zira cinsel bastırılmışlık, bu kitledeki bireylerin ortak paydası, bunu inkâr etmek çok zor. AKP ve Erdoğan bu bastırılmışlığı kontrol ediyor ve azalmasına asla izin vermiyor. Bu son derece doğal, gerçek, organik ve kabarık bir öfke yaratıyor. Bu öfkeyi başka şeylere dönüştürmek mümkün olduğu gibi doğrudan da kullanabiliyor. Mesela Gezi direnişçilerinin cinsel hayatlarına yapılan göndermeleri hatırlayın.

Cinselliğin yanı sıra fakirlik gibi bir başka bastırılmışlık odağı da kontrol altında. Evet, Öztop’un dediği gibi AKP fakir insanların kendisine muhtaç olmasını istiyor. Dahası, kendileri giderse CHP’de vücut bulmuş “zenginler”in geleceğini ve kimsesizlerin tekrar kimsesiz kalacağını vurguluyor. Bu kadar saçma sapan ve çeşitli lobiler, paralel yapılar, şunlar , bunlar biraz da bu korkuyu canlı tutmaya yarıyor. AKP’nin fakirliği bitirmek gibi bir politikası yok, asla da olmayacak. AKP ve Erdoğan bu halkın tatminsizliğinden besleniyor. Yine aynı şekilde, AKP’nin kitlesinin ufkunu açmak gibi bir derdi de yok. Aksine her şey ne kadar basitleştirilebilirse o kadar iyi.

O zaman ne yapmalı?

AKP rejimi, modern Türkiye’nin ortaya çıkışından beri var olan bir ikiliği derinleştirdi ve bir deprem kuşağına dönüştürdü. Burada kabaca yapılmış tariflemelere gitmek istemiyorum ama şunu ifade etmem lazım; Türkiye’de ciddi bir “kültürel yarık” var ve bu politikanın belirleyici eksenlerinden birini oluşturuyor. Kültürel sermayeden payını fazlasıyla almış bir azınlık ve bu konuda tamamen çorak kalmış bir çoğunluk var. Aslında ekonomik ve sosyal açıdan da çoğunluğun elinde hiçbir şey yok; ancak seçtikleri insanlar kendi ağlarını örerek yeni bir zümre yaratmış, o sermaye tiplerinde kontrolü sağlamış vaziyetteler. AKP seçmeninin ekonomik ve sosyal sermayesi de içler acısı ama en azından burada güç kendilerine benzetebildikleri birilerinin elinde; müteahhit/politikacılarda yani. Öte yandan kültürel sermayenin sahibi azınlık, her geçen gün daha da prekaryalaşıyor; sosyal ağların dışına itilip hayat kaygısını daha çok yaşıyorlar. Ama onların fakirliğiyle, çoğunluğun fakirliği uzlaşamıyor. Orada “kültürel yarık”, “kültürel uçurum”a dönüşüyor.

Ne yapmalı’ya gelirsek… Her şeyden önce şu an normal bir ülkede yaşamadığımız gerçeğiyle yüzleşelim. 14 yaşında çocukları öldürüp analarını binlerce kişiye yuhalatan bir rejim altındayız. Birazdan diyeceğim gibi çare yine sokaktan geçiyor ama sokağa çıktığımız an vurulacaksak, bu nasıl olacak? Günümüz Türkiyesine bir rejim muamelesi yapmadığımız sürece önereceğimiz hiçbir çözüm gerçekçi değil. Öncelikle biraz olsun ülkenin normalleşmesi gerekiyor. Bu kadar duygusal bir ortamda bu nasıl olacak, bilemiyorum. Ama tepede izansız bir tek elde toplanmış bir güç var ve bunun acilen kırılması gerekiyor. Sisteme karşı olabilirsiniz, sistemi reddedebilirsiniz, ama bu sistemin var olmadığı anlamına gelmiyor. Demokrasinin sistem dışı aktörleri için sistem içi aktörlerin parçalı ve gücün dağınık olması her zaman stratejik olarak bir avantajdır. Dolayısıyla “ha AKP, ha sistemin başka bir aktörü ne farkı var?” argümanı tamamen geçersiz ve gerçekçilikle alakası olmayan duygusal bir avuntu.

Gerçekleri görelim. AKP rejimi, çoğunlukçuluğa dayanan Türkiye demokrasisinin kontrolünü tamamen devralmış vaziyette. Yukarıda anlatmaya çalıştığım duygusal güdülenmelerle hareket eden koca bir kitle var ve tüm güçleri tek elde toplayan rejim bu kitleyi istediği gibi çekiştiriyor. Eğer bu kitle doğrudan eyleme geçirilebilir bir kitle olsaydı, şu an bir iç savaş yaşıyor olurduk. Zaten tarihte bunun yapılabildiği her anda bir katliam görebiliyoruz. Bu tehlike varmış gibi gözükmüyor, neyse ki. Ama rejimin doğrudan eyleme geçiremediği kitlenin yaratamadığı şiddeti ikame edebildiği bir sürü başka aracı var. Sekiz canı sokak ortasında katleden, 35 cana F16larla bomba yağdıran ve hepsi yanına tamamen kâr kalan bir yapıdan bahsettiğimizi unutmayalım.

Şu an sistem dışındakilerin bir şansının olabilmesi için taktiksel olarak; AKP’nin elindeki gücün kırılması, paylaşılması, sisteme yeni aktörlerin eklenmesi gerekiyor. Sistemi reddetmekle, sistem yokmuş gibi davranmak arasında fark var. Birincisi bir politik tercih, diğeri düz hayalcilik. İkincisiyle varabileceğimiz hiçbir yer yok maalesef. Sistemin şu anki yapısı, sistem dışı aktörlerin etki sahibi olmasını engelliyor. AKP’nin bütün stratejisi ikinci bir Gezi daha olmaması üzerine kurulu ve bunun için can almaktan çekinmeyeceklerini biliyoruz. “Uluslararası toplum benim umrumda değil” diyen bir kuvvetten bundan daha azını zaten beklemeyin. Dolayısıyla yukarıdaki gücün bölünmesi, bizim doğrudan meselemiz değilmiş gibi gözükse de bizi ilgilendiriyor. O güç bölündüğünde ve sokağı demokrasinin bir aktörü yapmak mümkün olduğunda, o başta anlattığım uçurumu nasıl kapatacağımızı düşünmek zorundayız. Tekrar etmek gerekirse, evet, sosyoloji bir savunma sporu ve mümkün olan ilk anda toplumu anlayabilmek için acilen alana inmek gerekecek. En azından alana inmenin vurulmak ya da linç edilmek anlamına gelmediği ilk anda…

 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.