Bir yere varmayacağını biliyorsun değil mi?

Uyandığında kendini bir bekleme odasında kırmızı ayakkabılarının burnuna bakarken buldu. Çoraplarını tek tek giymesi yetmiyormuş gibi ayakkabılarını da nasıl becerdiyse ters giymişti. Bugün işlerin iyi gitmesine imkan yoktu.

Kucağındaki dosya tanıdıktı, tıpkı bekleme odasının kareli taşları gibi. Buraya daha önce de gelmişti. Üzerinde kırmızı ayakkabıları ve teki sarı çizgili, teki gri birer tek çorap dışında bir şey olmamasına da şaşırmadı, ama utandı. Buraya ne zaman gelse böyle oluyordu. Bu, insanın kaç kere yaşarsa yaşasın alışamadığı şeylerden biriydi.

Bunları düşünürken tepedeki ahşap hoparlörden seslendiler: ?Keskin!?

Ayağa kalkıp ilerideki kapıya yürümeye başladı. Dosyayla önünü mü, yoksa arkasını mı kapayacağını şaşırdı. Kağıtların bir kısmını önünde tutup, dosyayı arkasına geçirdi. Ayakkabılarını ters giydiği için yalpalıyordu bir de. Bugün hiçbir şey iyi gidemezdi.

Sıkıştırılmış suntadan yapılma beyaz kapının plastik kolunu kendine çekip sağa çevirdi, kapı açılmadı. Bir daha denedi, olmadı. Sonradan kapıyı vurmadığını hatırladı. Kapıyı tıklatıp kolu tekrar çevirdi. Bu sefer açıldı.

Küçük mozaik taşlı, neredeyse bir avlu büyüklüğündeki odanın ucunda hayal meyal seçilen o tanıdık masa onu bekliyordu. Bu oyunu daha önce de oynamış, kazandığı da olmuştu. Bu sefer öyle olmayacağından ise emin gibiydi.

Arkasında kimsenin olmadığını bildiğinden dosyayla kıçını örtmeyi bıraktı, diğer kağıtları arasına katıp önüne aldı. Yalpalaya yalpalaya masaya yürüdü.

Masanın üstündeki evrak dağının arkasında gözlüklü olduğundan hemen hemen emin olduğu, önüne eğilmiş çalışan kadının saçları gözüküyordu. Kadının teksir kağıdının üzerinde sürünen divitinin sesi insanın içini tırmalıyordu. Onu duymasanız, diviti hokkaya batırdığı zaman çıkan gürültüyü duymamanız imkansızdı. Divit ve hokka, tıpkı ilkokuldaki güzel yazı derslerinde olduğu gibi, her zaman kötüye işaretti. Kadın bazen dolmakalem kullanırdı, hatta umursamaz günlerinde evrakları tükenmez kalemle okumadan imzaladığı da görülmüştü. Ama hokka kötüydü. Diviti içine vura vura ıslatırken evraklarınıza bakardı da bakardı.

Demir masanın önünde sütlü kahverengi deri hantal koltuk ve ceviz sehpa duruyordu. Kadının yazmayı kestiği bir anda koltuğa ilişmeye karar verdi. Ancak hamleyi yaptığı an koltuk arkasından yana kaydı. Tekrar denedi, koltuk bu sefer de arkaya kaçtı. Tek bacağı gerginlikle yere vuruyordu.

Kadının sesi evrakların arkasından duyuldu; ?ne vardı??

?Ben Yusuf Keskin. Evraklarımı getirmiştim.?

?Oturun.?

Koltuk huysuzlanmayı kesiverdi. Oturdu. Dosyayı evrak dağının köşesinden kadına uzattı. Kadın, evrakları -ve onları tutan eli- bir otuz saniye kadar havada beklettikten sonra aldı. Eni konu inceledikten sonra sordu; ?talebiniz nedir??

?Efendim, dilekçemde de belirttiğim üzere…?

?Dilekçenizi görüyorum beyefendi? diye cırladı kadın, ?Sesli olarak beyan edin lütfen.?

?Yeni bir bölüme başlamak istiyorum?.?

?Duyamadım.? Duyduğu çok belliydi.

?Yeni bir bölüme başlamaya ihtiyacım var.? Sesi bu sefer o kadar duygusaldı ki sonuna doğru çatlamıştı.

Kadın bir şey söylemeden dosyadaki kağıtları incelemeye koyuldu. İşte bu, iyi olamazdı.

Önündeki kaplumbağa stenografı kendine çekti. Kaplumbağa stenograf esneyerek uyandı. Kadın yazdırmaya başladı.

?32 İkinciteşrin 2412 tarihinde kurumumuza başvuran Yusuf Keskin?in talebi incelenmiş, yeni bir bölüme başlamak için gerekli şartları sağlamadığı görüldüğünden talebinin reddine…?

?Durun, durun!..? Kaplumbağa stenograf refleks olarak durdu. Yavaş gittiğinden ?incelenmiş?te kalmıştı. Hiç değilse bu iyiydi.

Kadın evrakların arasından hırladı; ?beyefendi işimizi zorlaştırmayın.?

?Ama hanımefendi neden yeni bir bölüme başlamama izin vermediğinizi anlamıyorum. Ben buraya çok hazır geldim, evraklarım da tam.?

Kadın düz ama tiz ve kınayıcı bir tonla cevap verdi; ?ayakkabılarınızı bile ters giymişsiniz beyefendi.?

Ayakkabılar! Bunun sorun olacağı belliydi. Bereket masanın altından çoraplar görünmüyordu. Mazallah onlar da görünse… Eyvah, eyvah!

?Ama hanımefendi, evraklarım düzenli, bir kolaylık gösterseniz…?

Kadın çekmecedeki kesekağıdından bir dilim muz kurusu çıkarıp kaplumbağa stenografa yedirdikten sonra içini çekti.

?Yusuf Keskin, bunu sizinle daha önce de yaşadık. Şimdiye kadarki tüm bölümleriniz kuru, tahmin edilebilir ve sıkıcı. Resmen monotonsunuz. Bakın burada monoton olduğunuza dair valilik yazısı var.?

?Ama hanımefendi…?

?Yusuf Keskin, ben size yeni bölüm başlatırsam bunu da aynı sıkıcılıkta yaşamayacağınızı nereden bileyim??

?Hanımefendi bana inanmıyorsanız çoraplarıma bakın. Teki sarı çizgili, teki gri. Hatta gri sıkıcı derseniz, evde mor puantiyelisi de var. Hem ayakkabılarım da kel alaka, üstelik ters de giydim. Söz (yutkundu), yani kurumunuzu temin ederim ki, bundan sonra sıkıcılık yok.?

Kadın bir daha içini çekti, bu seferki günde kaç sigara içtiğini tahmin edebileceğiniz kadar hırıltılıydı.

Atıştırdıktan sonra tatlı uykusuna geri dönen kaplumbağa stenografı uyandırdı. Hayvan tatlı tatlı esnedi.

Kadın ?incelenmiş?ten sonrasını yazdırmaya devam etti; ?dilekçe verenin sözlü beyanı üzerine yeni bir bölüm açılmasına karar verilmiştir.?

Adam ayaklarını sevinçle yere vurdu. Ayakkabılarının burnu birbirine çarptı.

Kadın boşvermiş bir sesle söylendi; ?bunun bir yere varmayacağını biliyorsunuz değil mi??

Adam yeni bir bölümü koparmış olmanın özgüveniyle cevap verdi; ?bir yere varsın diye yaşamıyoruz zaten.? Sonrasında biraz durakladı, ağzının içinde ekledi; ?maksat anlatacak hikaye çıksın.?

Kadın onu dinlemeyi çoktan bırakmıştı, kaplumbağa stenografa bir dilim daha muz uzatıp duafona bağırdı; ?SIRADAKİ!?