"Enter"a basıp içeriğe geçin

Gezi: Yedi yıldır süren bir ay

Hiç değilse en az üç senedir yazmayı ertelediğim bir yazı bu. Türkiye’nin yakın tarihi üzerine kafa yoruyorsanız, Gezi üzerine kelam etmemiş olma ihtimaliniz çok düşük, benim de ara ara üzerine söz söylemişliğim var. Ama geriye dönüp meseleyi kendi gördüğümce toparlamışlığım yok. Tabii, Gezi’yle doğrudan bağlantılı olarak üç sene boyunca topladığım saha verileri üzerinden yazdığım doktora tezini ve yine Gezi’ye epeyce referans veren kitabımı saymazsak. Bence saymamak gerekir, çünkü her şeyden önce bu iki çalışma Türkiye dışındaki okuyucuya yönelik olarak yapıldı. Açıkçası, bir dijital etnografi olan o saha çalışmasını Türkçe yayımlamak da istemedim, çünkü içindeki birçok konu, Türkiye’de yaşayan birinin zaten bileceği şeyler. Türkiye’deki okura içeriden bir şey söylemek lazımdı.

Gezi hakkında şu an okumakta olduğunuz yazıyı sürekli ertelemekteki temel nedenim ise, üşengeçlik ve hayat gailesi dışında, Gezi sürecinin bittiğine tam olarak ikna olmamış olmamdı. Hâlâ da ikna olmuş sayılmam, ama bu yazıyı bir “çıkan kısmın özeti” gibi düşünelim. Gerekirse sonra yine tartışırız. Artık bu yazıyı yazmaya nihayet oturmamın nedeni ise, her 31 Mayıs’ta Gezi’ye getirilen metafizik açıklamaların arasında soğuk kanlı olarak yazılmış bir yazının gerekli olabileceğini düşünmem.

Yazının başlığını açıklayarak başlayayım, zira en son söyleneceği baştan söyleme adetim var. Gezi, takvim hesabıyla üç aşağı beş yukarı 2013’ün Haziran ayına sığdırılabilir. Ancak, 2013 Haziran’ından bu yana geçen yedi senede, ne Erdoğan rejiminin Gezi yenilgisi bitti, ne de Gezi’nin hayatlarımıza etkisi. Can Atalay, Gezi’yi bir “dip dalgası” olarak tanımlamış, bu benim katılabileceğim bir tanım. Bu yazının amacı, o dip dalgasının dinamiklerini açıklamaya çalışmak. Bunu yaparken hem Gezi’nin sıradan bir paydaşı olarak yaptığım gözlemlerden, hem de üstte bahsettiğim saha çalışmasından yararlanmaya çalışacağım.

Öncelikle çalışmamın detayını biraz açayım. Strazburg Üniversitesi’nde yaptığım doktora tezinde, Gezi’ye futbol taraftarı kimliğiyle (taraftar gruplarına bağlı olarak değil, bağımsız olarak) katılmış 60 kişinin 3.5 yıl boyunca Twitter’da yazıp çizdiklerini takip ettim. Dijital veride geçmişe gidebilmenin avantajını kullanarak, 2012 Mayıs’ından itibaren yazdıklarını topladım ve 2015’teki Kasım seçimine kadar getirdim. Ortaya devasa bir twit havuzu çıktı. 60 kişinin temsiliyeti, tabii ki 60 kişiyi bağlar, o nedenle çok iddialı genellemelere girecek değilim. Ancak, zaman içinde epeyce tanıdığım bu kullanıcı grubunun Gezi içindeki bir kesimi de epeyce iyi temsil ettiğini düşünüyorum.

Her şeyden önce ilk fark ettiğim şu oldu; Gezi’nin içinde birden fazla Gezi var. Benim izlediğim kitle, ağırlıklı olarak 1 Haziran’daki kitlesel çağrıyla parka gelmiş, o meşhur ilk üç günü hasbelkader takip etmiş, örgütsüz, şehirli, laik, orta sınıf mensupları. Bu kitlenin, Gezi’nin taleplerine, söylemine ya da eylemlerine yön veren herhangi bir etkisi olduğunu gözlemlemişliğim yok. Zaten o dönemde, NYU’nun yaptığı bir sosyal medya araştırması da benim verimi doğruluyor. Söz konusu araştırma, İspanya’da aynı dönemde yapılan sokak eylemleriyle Gezi’yi sosyal medya hareketliliği açısından karşılaştırıyor ve diyor ki; Türkiye’de İspanya’dakinin aksine yatay değil dikey hareketlilik var. Yani, Gezi’ye dikkati çeken, taleplerini ve söylemini yayan belli kanaat önderleri var, geniş bir kalabalık onları izleme eğiliminde. Bunların kimler olduğunu, zaten saçmasapan Gezi Davası’nda yargılanmak istenen isimlerden biliyoruz. Bu kanaat önderlerinin yaydığı talepleri ve söylemi yaratanın ise, ilk günden itibaren parkın içinde olan, Taksim Dayanışması’yla temas eden, kültürel sermayesi ve siyasi örgütlülük-eylem tecrübesi nispeten yüksek bir grup olduğunu söyleyebiliriz. 1 Mart 2003 öncesi eylemlerden bu yana hem Türkiye’deki sivil toplum eylemliliğini bilen, hem Porto Alegre’den, Seattle’dan, Occupy Wall Street’e kadar dünyadaki emek ve toplumsal adalet eylemliliklerini tanıyan, oradaki eylem repertuarını “küyerelleştirme” kapasitesine sahip insanlar bunlar. 1 Mart 2003’ten, kadın hakları eylemlerine, Hrant Dink için Adalet eylemlerinden, Onur Haftalarına kadar Türkiye’nin demokratikleşme yolunda attığı her sivil adımda bu küçük ama etkili kitleyi görmek mümkün. Yine bu kitleden bazı isimler de birkaç yıldır Erdoğan rejimi tarafından sistemli olarak taciz ediliyor, hapse girip çıkıyor.

Eğer, şeyler o verili zaman diliminde başka türlü olamayacakları için öyle olmamış olmasalardı, yani su, diyalektiğin taşlarının arasından yolunu bulmasaydı, muhtemelen Gezi de daha önceki pek çok eylem gibi o kitle ve onların toparlayabildiği birkaç yüz kişiyle kotarılmaya çalışılacak ve muhtemelen fazla da başarı kazanamayacaktı. Ancak, rejimin giderek otokratikleşmesi, çok yakın zamanda 1 Mayıs, kürtaj ve alkol yasakları üzerinden yaratılan toplumsal gerginlik, orantısız polis şiddeti ve medya sansürü gibi birçok etkenin bir araya gelip daha önceki birikmeyi ileri taşımasıyla olan oldu ve bir ayda Türkiye’nin farklı yerlerinde tahmini beş milyon insan sokağa döküldü.

Benim incelediğim kitle, bu beş milyonun ilk binleri arasında yer alan, İstanbul’un ağırlıklı olarak Beşiktaş, Kadıköy, Şişli gibi semtlerinden gelen, birçoğu beyin gücüyle hayatını kazanan, kendini çoğu kez laik ve Atatürkçü olarak tanımlayan insanlardan oluşuyordu. 60 kişiyi rastlantısal olarak seçmeme rağmen, Okmeydanı’ndan eylemlere gelen ve siyasal eylem tecrübesi olan bir kişiyle, aşırı sağ fikirleri savunan ve eylemleri bitmeden terk eden bir kişi dışında 58 kişinin bu profile uyduğunu söyleyebilirim. Benim grubumun temsil ettiği kitle, eylemler boyunca en çok göz önünde gördüğümüz, sırtında futbol forması ve elinde Atatürk resmiyle parka gelen, eylemlerin ilerleyen günlerinde “flamalılar parka gelmesin” argümanını dillendiren, “CHPsiz Atatürk’ü, AKPsiz Müslümanlığı, MHPsiz milliyetçiliği, HDPsiz Kürtleri savunabileceği” iddiasındaki insanlar. Bu anlamda, özellikle AKP cenahında Gezi’nin 2007’deki Cumhuriyet Mitinglerinin devamı gibi görülmesini/gösterilmesini ve bu bağlamda anti-demokratik ve şoven olarak yaftalanmasını kolaylaştıran görüntüyü çizen kalabalık kitleden bahsettiğimizi söyleyebiliriz.

Benim çalışmamda gördüğüm, bu kitlenin ne eylemler öncesinde, ne sırasında, ne de sonrasında Gezi Parkı’nın içinde gördüğümüz o yeni ve benzersiz demokratik deneyimlerin tam anlamda parçası olduğu. Olayların en şiddetli olduğu ve spontane bir ortaklaşmanın yaşandığı o ilk iki haftalık süreçte aktifleşen ve daha sonra hızlı şekilde sönümlenen bir politik eylemlilik görüyoruz. Daha sonra ise iktidarın biraz sallandığı her süreçte kısa bir süre için politize oluyorlar, iktidar krizi atlattığında ise kendi gündemlerine dönüyorlar. Örneğin, Gezi boşaltıldıktan sonra park forumlarına grubumdan katılan yalnızca iki kişi. Daha sonra herhangi bir partide ya da örgütte siyaset yapan da yine iki kişi. Kalanları için yalnızca bir apolitiklikten değil, aynı zamanda benim anti-politizm olarak tarif ettiğim, siyasal örgütlere ve tüm siyasi eylemliliklere büyük bir öfkeyle yaklaşma hâlinden bahsedebiliyoruz. Kendi oy verdikleri dahil (çoğunluk CHP’ye oy veriyor), bütün partilerden ve liderlerinden nefret ediyorlar, AKP’nin iktidardan düşmesi ve eski rejimin tekrar tesis edilmesi dışında hiçbir gündemleri yok. Tekrar ediyorum, bu çıkarımlar yalnızca benim elimdeki 2012-2015 tarihli veriden, kendi çalışma grubuma dair yaptığım çıkarımlar, ancak kendi gözlemlerim ve Türkiye’deki siyasi gelişmeler üzerinden belli bir temsiliyetinin olmadığını söylemek de zor.

Bu noktada, bu insanları dışarı çıkaranın eski rejime duyulan özlem olduğunu söylemek mümkün. Zaten veri de, sıklıkla eski rejimin doxasına müthiş bir aidiyet duyulduğunu gösterdi bana. Laiklik, milliyetçilik, on bir ay rakı içip Ramazan’da oruç tutan ılımlı Sünnilik, militarizm ve devletperverlikten oluşan bu doxa karşıma döne döne çıkarken, siyasi gelişmelere karşı alınan pozisyonların da sıklıkla buradan beslendiğini gördüm.

Tekrar ediyorum, bu kitlenin, daha doğrusu bu kitleden alınmış küçük bir örneklemin, tüm Gezi’yi temsil ettiği iddiasında kesinlikle değilim. Ancak, Gezi Parkı’nda üretilen söylem ve eylemin etrafını kuşatan, Gezi’yi bir yandan popülerleştirerek kitle eylemine dönüştüren, ama bir yandan da siyaseten zayıflatan kalabalık bir ikinci Gezi’nin olduğunu düşünüyorum. Tabii ki, Okmeydanı’nda, Lice’de başka hassasiyetler ve toplumsal dinamiklerden beslenen başka Gezilerle beraber. Gezi’yi, özellikle de parkın boşaltıldığı 15 Haziran’a kadar olan iki haftayı Türkiye tarihinde benzersiz kılan ise az önce de bahsettiğim spontane ortaklıktı. Parkın içinde kandil kutlatan, Kadıköy’de Liceli Medeni Yıldırım için yürüyüş yaptıran, Beşiktaş’ta “yaşasın halkların kardeşliği” sloganları attıran, o meşhur CHP-MHP-BDP birlikteliği fotoğraflarını yaratan ortaklıktan bahsediyorum. Ben açıkçası, bu ortaklığın kalıcılığına hiçbir zaman çok güvenmedim, o nedenle de Gezi’nin çok çabuk sönümlenerek, bir yenilgiye dönüştüğünü düşündüm. Ancak zaman beni belli açılardan haksız çıkardı.

Benim kötümserliğimin en önemli dayanaklarından biri, tabii ki kendi araştırmamda gördüğüm eski rejimi tahsis etme tutkusu ve yeni demokratik açılımlara olan kapalılıktı. Gezi, kitlesinin bu kısmını kalıcı bir şekilde dönüştürmeyi başaramadı. Taksim Dayanışması içinden dinlediğim bazı tanıklıklar, zaten Gezi Parkı’nın içinde bile birarada yaşamın zaman zaman zor bela kotarıldığını gösteriyordu. Özellikle AKP’nin eski rejimin pek çok özelliğini devralarak parti-devletleşmesiyle beraber, özellikle ulusalcı eğilimlerin AKP’yi, içinde Kürtlerin de olacağı geniş koalisyonlara tercih edeceğini hissettim. Bunda tamamen yanıldığım söylenemez; TGB’sinden Vatan Partisi’ne, Metin Feyzioğlu’na kadar pek çok ulusalcı bugün AKP saflarında. Ancak, özellikle 2019 yerel seçimlerinde olacakları çok önceden gördüğümü söyleyemem. Özellikle Gezi’nin hemen ardından gelen 2014 yerel seçimlerine hiçbir şekilde etki edememesi, bir mahalle muhtarı seçtirmeyi bile başaramaması bende kesin bir yenilgi hissini biraz erken uyandırdı. Bu noktada, Gezi’nin etkisini hafifsediğimi itiraf etmeliyim.

Gezi, kendi başına hâlâ eksik-yarım kalmış bir hareket olarak tanımlanabilir. 2013 ile 2020 arasında toplumsal muhalefet adına olan bitenin de Gezi’den çok mecburiyetlerin sonucu olduğunu da iddia edebiliriz. Ancak en azından söylem düzeyinde Gezi’nin etkisini küçümseyemeyiz. Sık sık “Gezi ruhu” diye tanımlanan şeyin ben burada yattığını düşünüyorum. Gezi’nin söylem açısından en önemli unsurlarından biri, on beş gün AKM’de asılı duran “kes sesini Tayyip” pankartında cisimleşen, kurulmak istenen hegemonyaya -en azından kültürel açıdan- karşı durma hâliydi. Bu karşı duruşun, hatta meydan okuma da diyebiliriz buna, Gezi sonrası karşımıza zaman zaman tekrar çıktığını gördük. Bunun en önemli örneği olarak Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışını verebiliriz. Demirtaş’ın hâlâ hapiste olmasına neden olan bu çıkış, hem hegemonya karşıtı söylemin tekrar canlanması, hem de Kürt Hareketinin toplumsal muhalefet içindeki pozisyonu açısından Gezi’nin yeniden doğuşu oldu. Türkiye’deki tüm kurumsal siyaset pozisyonlarının Erdoğan yandaşlığı ve karşıtlığı üzerinden kurulmasının, o çıkıştan itibaren gerçekleştiğini iddia etmek de zor değil. 2015 Haziran seçimleri de, buna bağlantılı olarak, Gezi’nin kurumsal siyasete ilk yansıması oldu. Bu bağlamda, Erdoğan’ın Demirtaş’a olan özel hıncını anlamak zor değil.

Haziran 2015’ten sonra, Türkiye tekrar yeni ve demokratik bir yönelime yüzünü çevirebilirdi, ancak o yukarıda bahsettiğim ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucu miti de sayabileceğimiz doxayı çok iyi tanıyan Erdoğan’ın milliyetçilik ve militarizm kartlarını oynayarak Kürt Hareketine açtığı savaşla, yeni bir yenilgi kaçınılmaz oldu. Tek hedefi HDP’yi Meclis dışı bırakarak iktidarı korumak olan hükümetin oynadığı dokunulmazlık oyununa CHP liderliğinin işbirlikçilik dışında hiçbir şekilde tanımlayamadığım biçimde destek vermesi ve sonrasında Fethullah tarikatının darbe girişiminin ardından ortaya çıkan Yenikapı mutakabatıyla, bir kez daha hegemonyanın eşiğine geldik. Eğer sonrasındaki süreçte Erdoğan hıncına hakim olabilseydi, muhtemelen devletçilik üzerinden Rusya’dakine benzer bir hegemonya kurulmuş olacaktı da.

2019’a geldiğimizde Ekrem İmamoğlu’nun CHP liderliğinden farklı ve zaman zaman ona açıktan ters giden bir siyasi figür olarak ortaya çıkışı, Demirtaş’ın HDP’yi Öcalancı reelpolitizmden uzak tutarak demokrasi ittifakına angaje etmesi, MHP’nin bölünerek seküler-kentli ülkücülerin kopması gibi gelişmelerle tekrar, biraz da mecburiyetten, kırılgan ama güçlü bir blok kuruldu ve AKP’nin önü bir kez daha kesildi. Özellikle İmamoğlu’nun kampanyasının Gezi’den ilham almadığını iddia etmek imkansız. İlk kez sokakta bir gencin ağzından duyulan “Her şey çok güzel olacak,” bu anlamda Gezi’nin kurumsal siyasetteki yeniden doğuşu oldu. Kampanya boyunca, hem İmamoğlu’nun çizdiği politik imaj, hem de arkasındaki bloklaşma, o gezinin meşhur CHP-MHP-BDP fotoğrafının, CHP-İYİP-HDP şeklinde güncellenmesiydi aslında. Dahası, Gezi’de parkın içinde denemeleri yapılan eski rejimle yeni rejim arasına sıkışmaktan kurtulma denemelerinin de hâlâ belli ölçülerde mümkün olduğunu gösterdi. İstanbul’da gasp edilmek istenen seçimin açık farkla tekrar kazanılması, bu blokun geleceği açısından da kuşkusuz çok büyük bir zafer oldu.

Geldiğimiz noktada karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor. Birincisi, Gezi benim baştan baktığım yerden bakınca hâlâ eksik, hatta bir yenilgi. Gezi’nin yeni demokrasi talebinin kitlesel destek bulduğunu söylemek zor. Erdoğan gittiğinde, nasıl bir Türkiye kuracağımıza dair hâlâ pek bir fikrimiz yok. Dahası, elimizde kırılgan bir kurumsal siyaset blokundan başka bir şey de pek yok. Ülkenin geleceği kimin %50’ye kadar, hangi yaratıcı hesaplarla sayabileceği meselesine sıkışmış durumda. Erdoğan rejiminin yarattığı distopyada bu demokrasi tartışmalarına yetecek kadar oksijen kaldı mı orası da meçhul.

Ancak, diğer taraftan, tek iddiası mutlak hegemonya kurarak 2023’te, olmadı 2071’de “tarihin sonu”nu getirmek olan Erdoğan rejimi için Gezi’nin dip dalgası olarak sağ kaldığı her gün büyük bir yenilgi, bunu da zaten Erdoğan’ın olur olmaz her konuşmada Gezi’yi gündeme getiriyor olmasından anlayabiliyoruz. Dahası, Gezi her ne kadar kurumsal siyasete yapısal olarak etki edemediyse de, söylem düzeyinde etki etmeye devam ediyor. Şu an muhalefetin hangi belediyesinin iletişimine bakarsanız bakın, Gezi’nin mizahını, samimiyetini kurma çabasını görüyorsunuz. Anti-politizmi yaşam tarzı siyasetiyle kırmaya çalışan kurumsal muhalefet, Gezi’yi başlıca referans olarak alıyor. Dolayısıyla Gezi, belki kurumsal siyaseti devralamadı, ama onun söylemini dönüştürdü, üstelik kendi kitlesinin tamamını bile dönüştürmeyi başaramamışken. Gezi, şu an böyle yaşıyor, önümüzdeki süreçte, nasıl şekil alacağını tahmin etmek zor; zira Türkiye tahmin edilebilir bir ülke olmayı bırakalı çok oldu. Ama dip dalgasının dönüşerek devam edeceğini düşünmek için fazlasıyla neden var.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.