"Enter"a basıp içeriğe geçin

31 Mayıs: 12 Eylül’ün sonu…*

fft16_mf1489442Gezi Parkı’nda polisin nöbet bekleyen insanlara sabaha karşı biber gazıyla saldırması ve çadırlarını ateşe vermesi, bir anda ülke çapında bir direnişe ve Türkiye tarihinde eşi pek de görülmemiş bir halk hareketine yol açtı. Bu hareketin Türkiye’de en azından son otuz yıldır hakim olan paradigmayı kırdığı ve verili kabul ettiğimiz pek çok olguyu geçersiz kıldığı bir gerçek. 31 Mayıs 2013 ve sonrasının neleri ne kadar değiştirdiğini ölçmek ve anlamak sosyal bilimlerin belki de yıllarını alacak. Bu konuda çıkarım yaparken çok da aceleci olmamak ve sürecin nereye gittiğini görmek gerekiyor. Ancak ucunu açık bırakmak kaydıyla yine de akıl yürütmekte çok sakınca yok.

Gezi Direnişi’nin bana kalırsa en önemli getirisi, 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda başlayan bir sürecin fiili olarak sona ermesi oldu. 1 Mayıs Katliamı, ailelerin çocuklarını siyasetten uzak tutmaya çalıştığı, sokağın kötü ve tehlikeli algılandığı bir dönemi devlet eliyle başlatmış; daha sonra 12 Eylül ve Özalizm’le resmi ideoloji ve bireyselcilik 1970’lerin kolektif halk hareketlerinin üzerini sıvamıştı. 31 Mayıs’ta şehirli kitleler, özellikle de 1980 öncesini bilmeyen gençler sokakla barıştılar. Hayatında eyleme gitmemiş, politik örgütlenmelere soğuk yaklaşan, bu nedenle de zaman zaman ?apolitik? etiketini yiyen bir insan topluluğu, bu eylemi kitleselleştirmeyi başarırken kendisini mevcut düzenin kölesi yapan duvarları da yıkmaya başladı. Taksim Meydanı’nda, alışveriş merkezlerinde, plazalarda gayet de politize eylemlerin bir anda ortaya çıkmasının anlamı mutlaka çok büyük. Bu eylemleri, AKP iktidarının özellikle üçüncü döneminin farklı yaşam tarzlarına olan saygısızlığının tetiklediği söylenebilir. İlk yıllarda kafalarda bir soru işareti olarak yer alan ve gerçekliği kanıtlanamayan bir tehdit, son dönemde, bilhassa referandum sonrasından itibaren bizzat Başbakan tarafından sıklıkla dillendirilmeye başlandı. Devleti temsil eden iktidar; insanların nasıl bir eğitim göreceğine, nasıl bir evde yaşayacağına, nasıl bir evlilik yaşayacağına, kaç çocuk sahibi olacağına, televizyonda ne izleyeceğine, internete neye bakabileceğine, ne yiyip içeceğine karar verirken; şehirlerde yaşayan kalabalık bir kitleye yaşam tarzlarının onaylanmadığını ve iktidarın hoşuna giden başka bir yaşam tarzıyla değiştirileceğini açıkça söylüyordu. Buna karşı gelen ne iş bulabilecekti, ne okulda tutunabilecekti. Gezi Parkı bu zorbalığın, haksız ve orantısız bir polis şiddetiyle cisimleştiği olay olarak bardağı taşıran damla oldu. Aslında Gezi’de olacaklar, 1 Mayıs’tan ve Emek eylemlerinden de kendisini belli etmeye başlamıştı. Gezi’yi bu eylemlerden ayırıp ?ağacın çocukluktaki önemi? tipinden fantastik açıklamalar getirmeye çalışmanın pek bir anlamı yok. Polis şiddeti, AKP iktidarının özellikle Batı tipi hayat yaşayan insanlara (ama başkalarına da) uyguladığı hegemonik psikolojik şiddetin fiziksel düzleme taşınmasıydı ve insanların yıllardır taşıdığı tüm korkuları gerçekliyordu. İktidarın hatası (ki bu yazıyı yazdığım dakikalarda bunu hâlâ anlamış değillerdi) insanların üzerlerindeki basıncı ancak bir noktaya kadar tolere edebileceklerini anlamamak oldu. Erdoğan ve çevresine göre, kendileri gibi olmayan herkes tarihin sonuna kadar bastırılabilir, köşeye sıkıştırılabilirdi. Ancak bu önünde sonunda bir varoluş mücadelesi olarak algılanmaya başlanacaktı ve öyle de oldu. Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın %50-%50 olarak ikiye ayırdığı iki kitlenin birbirinden çok önemli bir farkı var; yalnızca biri diğeri tarafından yok edilme tehlikesini ciddi olarak hissediyor. Dolayısıyla bu insanlar için şu an mücadele etmekten başka bir seçenek yok.

1 Mayıs 1977 ile başlattığımız 12 Eylül sürecinin en önemli özelliklerinden bir tanesi insanları eğlenceyle oyalamaktı. Bu bağlamda medya ve futbol, iki önemli ideolojik aygıt olarak karşımıza çıktı. Bu iki alan yeni rejimin sahipleri olan devlet ve sermaye tarafından beslendi, büyütüldü ve rıza yaratma aracı olarak kullanıma sunuldu. Bu iki alanın 31 Mayıs’ta bir şekilde olayın merkezinde yer almaları, yine 12 Eylül’ün sona erdiği hipotezimizi destekliyor.

Medya, hem tüketime dayalı bir popüler kültürü, hem de kaynağını Türk-İslam ideolojisinden alan dezenformasyon dalgalarını semirtmek açısından hem baskıcı devlet mantığına, hem de neo-liberal sermayeciliğe senelerce başarıyla hizmet etti. Kitleler medya sayesinde gerektiğinde galeyana getirildi, gerektiğinde uyuşturuldu. AKP iktidarı döneminde medyanın hükümet etrafında tekelleşmeye başlaması, burada da paradigmanın çatlamaya başlamasına neden oldu. Kendi popüler kültürünü yaratmayı kadrolarının çapsızlığı nedeniyle beceremeyen iktidar, kendisinden önceki iktidarlara hizmet eden popüler kültürü tehdit ederek aslında kendi bacağını kurşunladı. Aynı şekilde dezenformasyon akışını paradigmayla uyumlu bir rutinden bir propaganda şovuna dönüştürerek inanılırlığını zedeledi. Medyanın bu konudaki iflasını iki farklı noktada görebiliriz. Medya, bir taraftan TRT ve Anadolu Ajansı gibi devlet kurumlarının demode propagandacılığıyla güven kaybederken, diğer taraftan NTV ve CNN Türk gibi özellikle A-B grubu tabir edilen şehirli ve eğitimli kitlenin takip ettiği prestijli yayınların şirazesini kaydırarak ?yandaş medya? efektini arttırdı. 31 Mayıs’a geldiğimizde sokaklardaki kitlenin ve onlar gibi düşünenlerin medyaya inanmak için hiçbir nedeni yoktu. Açıkçası buna ihtiyaçları da yoktu. Dünyanın öbür ucunda yayınlanan bir diziyi birkaç saat içinde yüksek çözünürlüklü olarak ve Türkçe altyazıyla izleyebilen bir neslin televizyondaki propaganda sirkine muhtaç olduğunu zannetmek hiç kuşkusuz aptallıktı.

Bundan yaklaşık dokuz ay önce Onur Yazıcıoğlu’yla ?Türkiye ve Sosyal Medya?yı yazdığımızda vardığımız sonuç şuydu. Sosyal medya politik bir faaliyet alanıdır, tek başına siyasal tarihin akışını değiştiremez. Ancak o akış değiştiğinde, süreci hızlandırabilir. Gezi Direnişi bunun net bir örneği oldu. Gezi’de polisin saldırdığı insanlar, yeni medya okur-yazarlığı çok gelişmiş insanlardı ve doğru araç ve dili kullanarak kitleleri harekete geçirdiler. Bütün bunlar baş döndürücü bir hızla olurken, hükümetin ve onun emrindeki medyanın tıpkı Roboski’de yaptıkları gibi her şeyi günlerce sümen altı edebileceklerini sanmaları yine hayati bir hata oldu ve sosyal medya üzerinden gelişen iletişimin önünü açtı. AKP, tıpkı Kuzey Afrika’da yakın zamanda izlediğimiz muadilleri gibi bu hızlı iletişimi okuyamadı ve karşılığını veremedi. İktidar, kendi medyasını susturmak yerine kendi ?spin?ini (olayların kendi yaptıkları yorumunu) oradan ya da daha iyisi sosyal medyadan aktarabilseydi belki eylemlerin kitleselleşmesini engelleyebilirdi. Ancak her defasında ateşe benzin dökerek, karşısındaki kitlenin sinmesini bekledi. Oysa bu tamamen eski paradigmanın, yani AKP’nin kulu ve elçisi olduğu 12 Eylül düzeninin bir ürünüydü. AKP kendisini var eden 12 Eylül’ün bittiğini anlamamıştı. Direniş sönümlenmedikçe, iktidar iyice panikledi ve iletişim faciasını anıtsal boyutlara taşıdı. Küresel komplo, Soros vs. gibi Banu Avarmatik fantezilerin de eklenmesiyle AKP başından beri kendisine ılımlı duran dış dünyayı da karşısına aldı ve tamamen izole oldu. Büyük bir ihtimalle yaşamımız boyunca bir daha bu büyüklükte bir siyasal iletişim felaketine rastlamayacağız; tabii BP bir yerlerde dünyanın bir köşesini daha delip ortalığı petrole boğmazsa.

Sonuç olarak; yeni medya Türkiye’de değişen paradigmanın iletişim aracı olarak rüştünü ispat etti. Bunda eski medyayla eski paradigmanın eş zamanlı olarak çökmesinin rolü büyük. Bundan sonra ne olacağını ise tabii ki zaman gösterecek. Ama kesin olan bir şey var. Bir daha Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Kurt Vonnegut’un müthiş eseri ?Şampiyonların Kahvaltısı?nda dediği gibi, ?Hastaydın ve iyileştin. Şimdi yapılacak işler var.?

*Evrensel Kültür dergisinin Haziran 2013 sayısında yayımlanmıştır.

Tek Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.