"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çuvaldız: Şu reklam meselesi!

10341741_659044167546827_4220760392588200192_nGeçtiğimiz hafta BirGün ve Evrensel?in yandaş bir firmadan aldığı reklam epeyce tartışıldı.

Türkiye?de siyaset çok duygusal bir alan. Meseleleri aklımızla değil duygularımızla ele alıyoruz, buna muhalif siyaset de dahil. Ülkenin bu kadar kamplaştığı ve rejimden yana olmayanın varoluş mücadelesi vermek zorunda kaldığı şu dönemde bunun iyice keskinleşmesi anormal de değil. Lakin, akılcılık yoksunluğu bazı meseleleri içinden çıkılmaz hâle getiriyor. Duygusallık çözüm bulmanın önünü tıkıyor.

Tek seslileşen ülkede muhalif medya, haber verme işlevinin yanında politik çoğulculuğa da alan açmak için uğraşmak durumunda. Gazetelerin siyasi hareketlere bağ(ım)lılıkları da işin içine girince gazetelerin odağı kaymaya başlıyor. Siyasi alanın duygusallığı, gazeteleri de kaplıyor.

Dürüst olalım. Türkiye?de, buna benim yazdığım Evrensel de dahil olmak üzere, muhalif gazeteler bağımsız modeller geliştirmek konusunda başarılı değiller. Bunda koşulların yanında yukarıda anlattığım durumun da olumsuz etkisi var. Türkiye?de bağımsız, kendi başına ayakta duran ve neyi niye yaptığı açıkça belli olan, bunu okuyucusuna da bildiren bir medya organı yok. Gazetelerin iş modelleri, maddi yapıları, editöryel ilkeleri belirsiz ve yeterince şeffaf değil. Gazetelerin kalitesini geliştirecek tartışmalara girilmiyor, bunun için gerekli yapılar kurulmuyor. Günlük koşturmanın hayhuyunda gazeteler, televizyonlar kendi yağında kavruluyor ama zaman zaman dibini tutturuyoruz ister istemez, üstelik bu istediğimizden, umduğumuzdan ve sandığımızdan daha sık oluyor.

Dürüst olmaya devam edelim. Dayanışma önemli ama kimse bizim gazetemizi almak zorunda değil. Bir gazeteyi desteklemeyi duygusal şantaj meselesi hâline getirmek de çok ayıp. Yaptığımız gazeteciliğe değer veriyorsak, bunu kapı kapı gezip bağış karşılığı matbuat dağıtan düzmece derneklerin adabıyla yapmamakta fayda var. ?İyi gazetecilik nedir, nasıl yapılır?? sorusuna daha fazla vakit harcamaya ihtiyacımız var. Kimse hükümete laf sokmalı manşet+150 tane kerameti kendinden menkul köşe yazısından teşekkül etmiş bir yayına para vermek zorunda değil. Gazeteyi almayana cık cıklama hakkımız da yok.

Gazeteciliği Türkiye?deki siyasal alanın lüzumsuz ama mecburi duygusallığının şantaj malzemesi hâline getirmekten, ?sen gidip gazete almıyorsun ondan oluyor? kolaycılığından acilen vazgeçmemiz lazım. Eğer gazete satmayı duygusal bir baskı eylemine çevireceksek, okuyucu da haklı olarak yapılan işin değil alınan tavrın doğruluğuna bakacaktır. Sen gazeteyi almak için okuyucuya ?dayanışma? dışında bir nedenle gidemiyorsan, o da senden bazı firmalardan reklam almamanı bekler. ?Gazete al, biz burada devrim yapıyoruz? diye sattığın gazetede Ağaoğlu ya da Ülker gördü mü midesi bulanır. O noktada hemen profesyonellik pelerinine bürünüp, ?burası su yakmıyor, para lazım? nağmesine giremezsin. Gazetecilik yapılırken unutulan profesyonelliği, iş reklama gelince hatırlamak, okuyucuyu salak yerine koymak oluyor ister istemez.

Muhalif yayınlara dayanışma amacıyla katkı koyan ve az buçuk profesyonel gazetecilik de yapmış herkesin bildiği ama ayıp olmasın diye söylemediği şeyi -kimi dostlarımı kırmayı hiç istemeden- mahallenin delisi olarak söylemek zorundayım. Çünkü odanın ortasında kocaman bir beyaz fil var ve biz o yokmuş gibi davranıyoruz. Katıldığım bir panelde, muhalif bir gazeteye cafcaflı bir reklam kampanyasıyla giden bir konuğun çay molasında ?gazete çok kötü ama bir ucundan tutmaya çalışacağız? dediğini hatırlıyorum. Bunu yüksek sesle söyleyebileceğimiz bir ortamda olsak, eminim ortaya daha iyi gazetecilik çıkardı.

Söylenmesi gereken şu. Okunacak gazeteler, internet siteleri, seyredilecek televizyonlar yaratmak için stratejilere ihtiyacımız var. Elimizdeki ekonomik kaynak ve insan kaynağı bu işi çevirmeye yetiyor mu (bence yetmiyor), kalite nasıl arttırılabilir bunu düşünmek zorundayız. Yaptığımız iyi gazetecilik işlerini nasıl arttırabiliriz, ortalamasını nasıl yükseltebiliriz, editöryel kalite kontrolü nasıl oturtabiliriz, onu düşünmek durumundayız. Hâli hazırda ulaşılabilir olan verilerden haber çıkartmayı öğrenmek, bunu uygulamak durumundayız.

Okuyucunun dayanışma amacıyla da olsa aldığı gazetede iyi bir iki haber görme, gazeteyi katlayıp yerine koyduğunda devrimcilik goygoyu içeren köşe yazıları ve gazetenin yakın olduğu partinin/sendikanın faaliyetleri dışında bir şeyler okumuş olma hakkı var. Ana akım medyanın, yandaş medyanın her şeyi halının altına süpürdüğü bir dönemde, muhalif ve/veya bağımsız medyanın gazeteyi ahkamla doldurma ve haber vermeme gibi bir hakkı yok.

Okuyucuyla her şeyi tartışalım. İş modelimizi, reklam alıp almayacağımızı, eldeki kaynakların neye yetip neye yetmeyeceğini, önceliklerimizi, her şeyi? Ve ne olur, eleştiriye, özellikle de profesyonel olarak bu işi yapmış olanların eleştirilerine açık olalım. Ana akımın lükslerini bırakıp gelen insanların muhalif medyada üç ayda sıtkının sıyrılıyor olması iyi bir işaret değil. İyi niyetle gelip kısa sürede yılgınlığa düşen, birkaç senede birkaç muhalif yayın dolaşıp, aynı hayal kırıklıklarını tekrar tekrar yaşayan gazeteciler var. Bunun yol açtığı duygusal yorgunluğa, emek kaybına da yazık hakikaten. Elimizdeki insan kaynağını boşa harcamak bu.

Lafı daha fazla uzatmayayım, zaten bütün cevaplara sahip olma iddiasında değilim. Akılcı bir tartışmayı kaşıyabilmiş olduğumu umuyorum. Kendi adıma, dayanışma adına yazdığım ve bununla gurur duyduğum Evrensel?de Ülker reklamı görmekten hoşlanmadım, hoşlanmıyorum, doğru da bulmuyorum. Ama beni asıl rahatsız eden, bu meseleyi çözmek için gerekli tartışma ortamının nâmevcut oluşu. Bir an önce, tüm muhalif ve/veya bağımsız medyada bu ortamı yaratmaya ihtiyacımız var. Açıkçası bunu görecek kadar uzun yaşayacağımdan emin değilim, ama söylemeden duramadım işte.

 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.