"Enter"a basıp içeriğe geçin

koza*

Şöyle bir geriye bakıp düşündüğünde bu dünyayı hiçbir zaman o kadar da fazla tutmadığını fark etti, ki aslına geriye bakmasına da gerek yoktu, bugünü de aynı manzarayı sunuyordu. Yakın arkadaşlarına bundan bahsettiğinde ?başka yaşanacak yer mi var??dan başlayıp ?o zaman Mars’a git?e kadar uzanan cevaplar alıyordu. Mars’a gitmek o zamanlar da bir hâyli külfetli bir iş olduğundan başka çareler aramaya başladı. Zen ile ilgili kitaplar aldı, astral seyahat denedi, olmayınca bu sefer konvansiyonel seyahat yöntemleri kullanarak mistik mekanları ziyaret etmeye başladı. Son çare olarak de Taksim’de hep ilânlarını gördüğü ama hiç ciddiye almadığı bir gurunun
seminerlerine yazıldı. Orta yaşa, kınalı saçlara ve haddinden de tiz bir sese sahip olan Guru Hanım, her seminer sonrası üç gün boyunca beynini teslim alan baş ağrılarına yol açtığından ve seminerler de baş ağrısı alışverişi için biraz pahalıya mâl olduğundan, evde kalıp meditasyon yapmaya başladı. Ancak her meditasyon seansı sırasında aklına eski bir şarkı takılıyordu ve onu olmadık yerlere
götürüyordu. ?Eller, eller, eller?in son seansı ele geçirmesinden sonra bu yöntemi de bir kenara bıraktı. Dünyayı hâlâ sevmiyordu, huzur bulma çabaları ise onu iyiden iyiye huzursuz yapmıştı. Başta Mars’a gitmesini öğütleyenler olmak üzere, arkadaşlarıyla da arayı iyiden iyiye soğutmuştu. Tuhaf bir şekilde, bu ona hiç de kötü gelmedi.

Artık evden çıkarken cep telefonunu yanına almamaya başladı. Bir süre sonra telefonun nerede olduğunu unuttu. Bir gün lazım olduğunda bulabilmek için ev telefonundan cep telefonunu aramak istediğinde telefonun şarjı çoktan bitmişti. Ev telefonunu da tekrar şarja koymadı, madem telefonsuz kalacaktı, bari tam olsundu.

İş yerinde beraber çalıştığı insanlarla da daha az konuşmaya başladı. Aslında hep konuşkan biri olarak tanınırdı. Annesinin diz ağrılarından tutun da, ne zamandır kız arkadaş bulamadığına kadar envai çeşit konu iş arkadaşları tarafından ezbere bilinir, çoğunlukla alaya alınır ama dikkate alınmazdı. Bu insanlarla daha az konuşmaktan da şikayetçi olmadı. Çoğu kez dışarıdan sanki sessizce dinliyor ve insanlarla ilgili gözlemlerini sinsice kaydediyor gibi görünüyordu, oysa ki konuşulanları sadece bir uğultu olarak duyuyordu ve hiçbir şeyi kaydetmediği gibi aklında kalanları da çabucak zihninden siliyordu.

İnsanlarla daha az iletişim kurmaya başladığından beri daha sakindi. Sabahları portakal sıkmaya üşenmiyordu, ekmeğini de kızartarak yiyordu. İşe geç kaldığında arkasından konuşulacakları ya da yüzüne söylenecekleri umursamıyordu, ne söylenirse söylensin, nasılsa cevap vermiyordu. Zaten konuşmadığından beri onunla konuşmak isteyen de kalmamıştı. Bunları düşünmek genellikle makineye iki dilim daha ekmek koymasına yol açıyordu. Kilo almaya başlamıştı, yüzü toparlamıştı, kendini daha sağlıklı hissediyordu.

Kendi dünyasıyla olduğu gibi dış dünyayla da bağlarını koparıyordu yavaş yavaş. Evdeki televizyonun tüpünü, ekranını ve bütün o teferruatını söküp, kalan boş kutuya toprak doldurdu, içine yonca ekti. Yoncayı takip etmek üzere televizyondan boş kalan yere koydu, televizyonun öksüz kalan kumandasını da bir korkuluk gibi toprağa dikti.

İşten dönerken eve tuhaf şeyler getirmeye başlamıştı. Eski bir BMX bisikletin arka tekerleğinden sarkan kopuk fren telleri, patlak bir plastik top, 1988’in Ağustos ayından kalma bir gazetenin spor ilâvesi, Nora marka bir boş kasetin içi yeşil tükenmezle yazılı kartoneti ve bunun gibi başka birçok şey. Hepsini bir yere yığıyordu, yonca saksısının arkasında bir yerde bütün o ıvır zıvır sessizce birikiyordu. Sabahları tereyağlı ekmeklerini portakal suyu eşliğinde yerken uzun uzun o yığına bakıyordu.

Lacivert renkli bir espadril ayakkabının sol tekini eve getirdiği gün, birden bir tuhafiyeye dalma ihtiyacı hissetti. Misina sordu, vardı. Hemen altı makara aldı. Evine hızlı adımlarla dönerken yerdeki Elvan Gazoz kapağını ıskalamadı, cebine attı. Eve gider gitmez soyundu, çırılçıplak kaldı, misina makarasının ucunu delicesine ısırmak suretiyle koparıp misinayı özgür bıraktı, yerdeki yığına saldırdı. Büyük parçaları misinayla birbirine bağlıyordu. Bağlanamayacak gibi ya da çok küçük parçaları ise araya sıkıca tıkıştırıyordu. Yarım küre şeklinde bir yapı örmeye başladı bu şekilde.

Saba marka televizyonun boş kutusunu eve getirdiği akşam, yarım küresi artık boyunu aşmıştı. Kahvaltı ettiği sandalyeyi alıp içine koydu. Sabahları burada oturmaya başladı. İşe artık iyice geç gidiyordu, kimse onunla konuşmaya cesaret edemediği için kovamıyorlardı. Ofise gidiyor, on beş dakika oturduktan sonra kalkıp öğle yemeği yiyordu. Akşam üstleri ise erken çıkıp sahafların ve bit pazarlarının yolunu tutuyordu. Ferdi Özbeğen plağı, eski Sovyet banknotları, TV’de 7 Gong Dergisi derken yarım daire tam bir küreye dönüşmeye başlamıştı. Sandalye içeride kalmıştı, artık sığabilmek için bağdaş kurmak durumundaydı. Kürenin içine güçlükle girebiliyordu, ek yerlerinin açılmaması için son bölümde çift kat misina kullanmaya başlamıştı. Misinalarına olan yoğun talep tuhafiyecinin tuhafına gidiyordu ama sesini çıkarmıyordu, belki de yasaktı tuhafiyecilerin tuhaf olaylara yorum yapması. Son defasında misinanın yanında rafların en tozlu köşesinde dikkatini çeken Parizyen Müjde çoraplardan altı paket aldı, tuhafiyeci yine de konuşmadı.

Artık iyiden iyiye kapanan küresine girip sandalyesine tüneyebilmek için lambada eteğinin altından geçmesi gerektiği gün, yine işe geç gitti. Masasına hiç uğramadan yemeğe indi. Çorbasını ve patlıcan musakkasını aldı, cebine zulaladığı portakal suyu şişesini çıkardı. Boş bir masa bulup herkese sırtı dönük şekilde oturduğunda, köşedeki bir teneke kutunun önüne çömelmiş bir kız gördü. Eğilip bakma ihtiyacı hissetti. Kız, yağ tenekesinden Salat etiketini söküyordu. Bu manzarayı izlerken eli titremeye başladı, yine de kızın etiketi tamamen sökmesini bekledi, bu sırada portakal suyunu dikledi. Kız etiketi söküp ayağa kalktığı an, tepsinin üzerinden fırlayıp kızına yanına koşturdu, yarısı içilmiş çorba ve ucundan dürtüklenmiş musakka birbirlerine girdiler. Kıza dokundu, ?kozamı görmelisin? dedi. Elele tutuşup eve koşmaya başladılar. Yolda konuşmadılar, yalnızca duvardaki Limasollu Naci Dil Kursu reklamını sökmek için durdular.

Eve geldiklerinde doğruca kozaya koştular, adam her zamanki gibi soyunmaya başladı, kız da sanki bu ritüeli önceden biliyormuşçasına ona katıldı. İkisinin de gereğinden fazla beyaz olan tenleri kozanın metalik parçalarından parlıyordu. Kız kozanın açık kalan kısmına eğilmiş, pancurlu bir gözlüğü tutturmaya çalışırken, adam arkasından yaklaştı ve ensesini ısırdı, kanatırcasına hem de. Kız bağırmadı, ama acıdan sendeledi ve yere, artık büyümüş olan yoncalarla kozanın girişi arasına devrildiler. Sessiz ve tutkulu bir sevişme havaya karıştı.

Kız, o geceden sonra evden ayrılmadı, adam da bir daha işe gitmedi. Dokuz ay kadar sonra bir çocukları oldu, yoncalar da artık iyice büyümüştü. Kız, Belissima Dergisi’nden gördüğü modelle üçgen bir dantel örtü yaptı, kozanın üstüne serdi. Çocukları büyüyünce sokakta bir köpek aldılar. Köpek, koza için malzeme toplamaya çıktıkları bir gün evde yalnız kaldı, gitti yoncanın üzerine işedi, yoncalar öldü, saksıyı atmadılar. Köpek de sonradan komşunun attığı zehirli etleri yiyip vefat etti. Adam ile kız, kozayı çocuklarına bırakıp portakal bahçelerinde çalışmaya Antalya’ya gittiler. Çocuk bir süre sonra junkie oldu, bir daha kimse haber alamadı. Koza ise yalnız kaldı, bir daha da kimseyle konuşmadı.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.