"Enter"a basıp içeriğe geçin

(Öz)eleştiriye kapalıyız…

Türkiye, 2016 Avrupa Şampiyonası’nı düzenleme hakkını Fransa’ya kaybetti.

Aslında seçimin sonucu başından belliydi, Türkiye ile Fransa’dan biri kıl payı kazanacaktı. İki tarafın da güçlü ve zayıf yönleri vardı. Türkiye’nin adaylık dosyası Fransa’ya göre biraz daha iyiydi.

Sonucu son gün, son sunumlar ve nihayetinde oylama belirleyecekti.

Sunum işi gerçekten zorluydu. Çünkü yakın geçmişte (hatta uzağında da) TFF’nin başarılı bir iletişim kampanyasını hatırlamıyoruz. Aksine ?lütfen? gibi skandal bir kampanyaya, belki de bu memlekette karşımıza çıkmış çıkacak en sefil çalışmaya imza atmışlardı. Kendi içlerindeki iletişim krizlerini (Ersun Yanal’ın yarattığı gerginlikler, TamSaha’nın Arda röportajının Vatan’a dergi çıkmadan servis edilmesi, kulüplerle ilişkiler vs.) yönetemediklerini de biliyoruz. Oysa Fransa, bu noktada dünyanın en iyilerinden biri. FFF’nin, Fransa Millî Takımı’nın tanıtımı için, hakem alımları için ve fair-play’i özendirmek için yaptığı reklam kampanyaları tek kelimeyle şaheser. Dolayısıyla bu konuda Fransa’nın Türkiye’ye bir avantaj sağlayacağı, daha doğrusu Türkiye’den yana duran durumu dengeleyeceği belli gibiydi.

Ama bu kadar ağır bir fark da beklemiyordum.

Türkiye’nin sunumu, İstanbul 2000 Olimpiyat adaylığından beri Batı’ya sunduğumuz tüm klişeleri içeriyordu. Sanki o argümanlarla, özellikle de daha önce turnuva düzenlememiş olma argümanıyla onlarca kez gidip kaybetmemişiz gibi.

Daha kötüsü verilen mesajdı. Sanki bu iş için canla başla çalışılmamış, tüm adaylarınkinden daha sağlam bir dosya hazırlanmamış gibi, ?bize bir şans verin? diye tutturuldu. Bu kadar sağlam bir çalışmanın ana argümanı ?bize verin, çünkü bir biz yapmadık? olur mu? Şu filmleri bir tanecik söylem analizi uzmanına gösterseniz, ?bu filmlerden çaresizlik akıyor? derdi. Kaldı daha korkuncu ?bize bir şans verin? daha önce sıfır puanla adaylığı kaybetmiş Hırvatistan-Macaristan ortaklığının sloganıydı ve 2007’de The Guardian’da yayınlanan bir makalede epeyce dalga konusu da olmuştu. Belli ki filmi hazırlayan ajans, eski adayların filmlerini, dosyalarını, sunumlarını incelemeye zahmet etmemiş. Zaten sunumun kalanı da klişe dolu ve yaratıcılıktan uzaktı.

Bir de buna devlet soğukluğunu ekleyelim. Mahmut Özgener’in son derece tutuk ve mimiksiz konuşmasını tam biraz Abdullah Gül’ün akıcılığı toparladı derken, Tayyip Erdoğan’ın ?İcraatın İçinden? programlarından fırlamış 1980 model görüntüsü çıktı karşımıza. Dümdüz bir fon, bayrak ve takım elbiseli Erdoğan. Allah aşkına, birinizin aklına Erdoğan’a o zaman zaman giydiği spor kıyafetlerden giydirmek gelmedi mi? Erdoğan’ın arkasına bir blue screen atıp fon koymak çok mu zordu? Ay’daki uzay üssünden yayınlanıyormuş havası veren kalitesizlikte bir prodüksiyonu hangi akıl oraya soktu acaba? Bir ay önce Tayyip Erdoğan’ın en alakasız pozunu TamSaha’ya kapak yapan akıl olmasın? Sonuç olarak, devlet erkanı soğuktu ve ilk kez bu işe bu kadar ciddi giren genç ve heyecanlı ülke imajını yerle bir ettiler.

Türkiye, zaten ilk çıkıyor olmanın dezavantajıyla yüzyüzeyken Fransa’nın şovu başladı. Fransızlar bu işe iyi hazırlanmışlar. Zaten bu işi herkesten iyi biliyorlar. Fransa Futbol Federasyonu Başkanı Escalettes’in küçük Nathan’la diyalogundaki teatralliği ve bunun arkasındaki çalışma ve emeği bir yana koyun, yanına da kağıttan konuşma okuyan Mahmut Özgener’i. Belli ki Fransızlar’ın yüzde biri kadar çalışılmamış bu konuya. Gerçi onun bunun sloganından medet uman bir iletişim ajansından böyle bir mizansen beklemek herhalde dangalaklık olurdu.

Filmlerde Türkiye’yle Fransa arasındaki fark daha da arttı. Fransa, futbolda güçlü olduğu yanları, amatör futboldaki, futbolun katılımcı tarafındaki, kadın futbolundaki çabalarını bir bir duygusal anlatımlarla karşımıza koydu. Çocukların sokakta oynadığı film muhtemelen futbol hakkında izlediğimiz en iyi filmlerden biriydi ve Türkiye’nin Barış’lı filmlerindeki müsamere havasını iyice açığa vurdu. Sunum, bir taraftan Türkiye’nin eksiklerini bir bir iğneledi, bir taraftan Fransa’nın eksiklerini gizleyip güçlü taraflarını ortaya koydu. Başarılı bir iletişim çalışmasında olması gerektiği gibi… Türkiye sunumunda bunlardan eser olmadığını söylemek yersiz, çünkü biz o sırada ?bize bir şans verin? diye arabesk edebiyat yapıyorduk.

Sunumlar bittiğinde oradaki herkes, gazeteciler, buradan yayın yapanlar ve biz, çok iyi biliyorduk ki o sokaktaki filmle bitmediyse bu iş, Nathan defteri kapatıp teslim ettiğinde bitmişti.

Türkiye, son sunumlarda Fransa karşısında rezil olmasına rağmen yine de 7-6 kıl payı kaybetti. Bu gerçekten büyük bir başarı ve adaylık dosyasının ne kadar iyi olduğunu gösteriyor.

Şu geçen iki günde bir özeleştiri kırıntısı bekledim. Nafile.

Belli ki, TFF de basının kopardığı ?Platini Fransız diye ev sahipliği Fransa’ya verildi? yaygarasına katılmaya pek hevesli. Halbuki Fransa dün aday olmadı. Basın da, TFF de, Platini’ye sitem eden Şenes Erzik de Fransa’nın aday olduğunu ve UEFA Başkanı’nın bir Fransız olduğunu aylardır gayet iyi biliyor. Buna itiraz etmeyip kaybetmeyi beklemek ve sonra ağzına geleni söylemek bildiğin mızıkçılıktır. Ortada 6-7 kaybedilmiş bir seçim var. Düzgün bir sunumla ya da şansla 7-6 kazanılabilirdi de. O zaman şimdiye kadar gayet beğendiğiniz Platini’ye karşı ağzınızı açacak mıydınız? UEFA Kupası finalini İstanbul’a verirken iyiydi de Platini, şimdi mi Türk düşmanı oldu? Bunun 2-2 diye şampiyonluk kutlayıp, 2-1 olunca teknik direktörü dövmek için aramaktan ne farkı var? Kaybetmeyi hazmetmek niye bu kadar zor?

Naçizane TFF’ye birkaç önerim olacak. Umarım dinlerler.

– Eleştiriye ve özeleştiriye bu kadar kapalı olmayın. Önerilere de…
– Türkiye için bu kadar önemli olan ve Türkiye halkının parasıyla yapılacak bir organizasyonun hazırlığını bu kadar kapalı devre yapmayın. Şu feci sunumu spordan anlayan güvendiğiniz on tane iletişimciye izletseniz, fikirlerini alsanız çok şey değişirdi.
– Büyük organizasyonların peşinde koştuğunuz kadar, futbolun tabanıyla da ilgilenin. O beğenmediğiniz Platini’nin size dayattığı Grassroots Şartı olmasa, kendi başınıza plaj futbolunu, kadınlar futbolunu, okul futbolunu nasıl bir karanlığa ittiğiniz malum. Şu an bile futbolun yalnızca elit kısmıyla ilgileniyorsunuz. Aşık atmaya çalıştığınız Fransa’ya çamur atacağınıza biraz onların çalışmalarından ders alın. İşbirliği yapın, 2.5 milyon amatör oyuncuya nasıl ulaştıklarını, futbolu ırkçılığa, ayrımcılığa karşı nasıl kullandıklarını öğrenin. Dominique Rocheteau dünyada futbolun etiğini en iyi bilen ve uygulayan kişi. Yardım istemek ayıp değildir. Tek başınıza beceremiyorsunuz. Kulüplerin köle pazarı mantığından bir an önce kurtarılması gereken alt yapı futbolundan sorumlu kişiyi militan kulüpçülerden seçiyorsunuz. Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da sıkı devlet kontrolüne tabi okul-kulüp projesini dünyada eşi benzeri görülmemiş şekilde kulüplerin insafına bırakıyorsunuz.
– Kadın futbolundan sorumlu görevliniz kadınların futbol oynayabileceğine inanmıyor. Hasret Kayıkçı gibi dünyaca tanınan bir kadın futbolcuyu bırakıp, Burcu Esmersoy gibi kadın futboluyla (ve erkek futboluyla) ilgisi tartışılır bir ismi sözcü yapıyorsunuz. Kadın futbolunu tanıtırken kadınlara, genç kızlara, çocuklara değil, erkeklere hitap ediyor, maço bir söylem kullanıyorsunuz. Dünyanın hiçbir ülkesinde mankenlere salonda top oynatarak kadın futbolu geliştirilmemiştir. Kadınların futbola ilgisini kadınları meta olarak gören anlayışla arttıramazsınız. Doğu’da hangi ailenin Burcu Esmersoy’a özenip kızını futbolcu yapacağını kendinize sorun, ne kadar saçma işler yaptığınızı anlayacaksınız.
– Plaj futbolu, futsal, kadınlar futbolu gibi alanlarda liglere katılım esaslarını Allah’a emanet etmeyin. Akademi Ligi’ni Bucaspor gibi ismini duyurmak için çocukları ölümüne rekabete mahkum eden hırslı kulüplerin oyuncağı yapmayın. Alt yaş gruplarında rekabetçiliğin önünü bir an önce kesin.
– İletişim kanallarınız çalışmıyor. Yaptıklarınızı tanıtamıyorsunuz. Ortaya çıkardığınız halkla ilişkiler ve iletişim kampanyaları amatörce. Çalıştığınız ajanslar ya bu işten, ya futboldan, ya da ikisinden birden hiç anlamıyor. Gerekiyorsa kendi ekibinizi kurun. Bir kurumun bu kadar başarısız kampanya yapması normal değil. Fikir alın. Her şeyin en doğrusunu siz bilmiyor olabilirsiniz.
– Platini’ye yüklenmek sizi eleştiriden kurtarıyor olabilir ama çok tehlikeli bir şey yapıyorsunuz, dikkat edin. Zaten milliyetçilik pompalanmış bu futbol ortamına hedef göstermeyin. Daha önce milliyetçiliği kaşıdığınızda ortaya çıkan İsviçre krizini daha yeni atlatabildik.
– Kötü kaybeden olmayarak bu ülkeye harika bir örnek teşkil edebilirsiniz. Bu ülkenin yenilgileri delirmeden karşılayabilmesi Euro 2016’dan çok şey kazandırır.
– Eleştiriye ve özeleştiriye bu kadar kapalı olmayın. Önerilere de…

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.