Sosyal travmanın Osmanlıcası

pankart-akpAkla seza gündemler ülkesi?nin geçen haftaki menüsünün ara sıcağı Osmanlıca dayatması, aklıma ister istemez 1967-74 arası Yunanistan?a zulmeden faşist Albaylar Cuntası?nın yapmaya çalıştığı ?dil devrimi?ni getirdi. Cunta, yönetimi ele geçirdikten bir sene sonra antik Yunancayla halk dili arasında bir yerde duran ?katharevousa?yı resmi devlet dili yapmış, halk Yunancasının eğitimini ilkokulun ilk üç senesi haricinde yasaklamıştı. Bir nevi ?arı Yunanca? olan katharevousanın Osmanlıcaya kıyasla halk diline çok daha yakın ve öğrenmeye daha müsait olması bile bu dayatmanın izansızlığını değiştirmiyordu. Tabii böylesi hamlelerin arkasında genelde tarihi hezeyanlarla beraber sopa zoruyla bile önü alınamayan kültürel hezimetlerden kurtulma çabası yer alıyor. Yunan aydınlanmasının ilk yıllarından, yani 18.yüzyıldan itibaren dil meselesi hep geleneksel-modern çekişmesinin çekirdeğinde yer almıştı ve katharevousayı dayatmanın kuşkusuz sembolik bir önemi vardı. Bunun yanında kullanışlı entelektüel Alev Alatlı?nın muktediri ayakta alkışlattığı Orwell?ın ?yenikonuş?undaki gibi dil üzerinden düşünceye hakim olma hırsının da altını çizmek gerekir. Katharevousa dayatması gibi Osmanlıca zorlamasında da, düşünceye karşı olan acze karşı çözüm geliştirme zorbalığını rahatlıkla okuyabiliyoruz. Bu noktada, Yunanistan?daki dayatmanın Albaylar rejiminin diğer tüm saçmalıkları gibi demokratik halk devrimi sonrasında çöpe atıldığını ve gerisinde öyle aman aman bir kültürel miras da bırakmadığını not edelim.

ANA DİLİNİ KONUŞAMAYAN ÜLKE…

Geçen hafta kaldığımız yerden Osmanlıcaya bağlayarak devam edersek, bu tip debelenmelerin rejimin yaşadığı kültürel hezimete çare olmayacağını söyleyelim. Gezi?ye polis zorbalığıyla girildiğinde Bakan Taner Yıldız?ın itiraf ettiği üzere, AKP?nin bu ülkenin kültürel sermaye sahiplerine hitap etme konusunda sıkıntısı var. Yıldız?ın takla attırdığı lafa geri parende attırırsak, parti popülerliğini kültürel sermaye sahibi olanların azınlıkta olmasına borçlu ve bunun böyle kalması için elinden geleni ardına koymuyor. Ancak bir taraftan da uğradığı kültürel yenilgileri takıntı haline getirdiğinden, hegemonya kurabilmek için kendi kültürünü de dayatmaya uğraşıyor (ve beceremiyor). Osmanlıca itelemesinin arkasında bu umutsuz projenin izlerini görebiliyoruz. AKP?nin hesaplayamadığı şu; düşünsel tembelliğe bu kadar mahkum edilmiş, bilişsel yetileri sürekli pedagojik taktiklerle budanmış bir topluma öğretebilecekleriniz sınırlıdır. Ana dili Türkçe olan milyonların ezici çoğunluğu bu dili yetkin bir şekilde konuşmaktan ve yazmaktan aciz. Ana dili Kürtçe olanlar zaten baskıcı devlet politikalarından dolayı dillerini öğrenemiyor ve hayatlarını yabancı dilde dublajlı yaşıyorlar. Azınlık okulları üniversite sınavı mağduru, diğer diller ise ölüm döşeğinde. Netice olarak, elimizde ana dilini bile konuşamayan bir toplum var. Dilini konuşamadığı gibi, basit mantık ilkelerini, bağlam denen o hayati şeyi, dünyanın neden yuvarlak olduğunu anlayacak kadar fen bilgisini ve dört işlemden bir tık ilerde matematiği de bilmiyor. Oranı gittikçe artan din ve tarih goygoyuyla beyni doluyor. Bilişsel olarak bu kadar sıkıntılı bir toplumun Osmanlıca gibi kompleks bir dili nasıl öğreneceğini kimse sormuyor. AKP kültürel eşitsizliği çözmeden, terazinin kefelerini değiştirerek avantaj sağlayacağını sanıyor. AKP?lilere kötü bir haber vereyim; Osmanlıcayı zorunlu ders yaptığınızda İngilizceyi kim öğrenebiliyorsa Osmanlıcayı da o öğrenecek. Fantezilerinizdeki ?Asım?ın nesli?yle değil, size küfrede küfrede bildiği dillere Osmanlıcayı ekleyen birtakım çapulcularla karşılaşırsanız şaşırmayın. Bu ülkede kültürel sermayesinin demokratikleşmemesinin, kitlelere yayılmamasının nedeni sizin politikalarınız; öğrenme yetersizliğine mahkum ettiğiniz kitlelerden şimdi mucize bekliyorsunuz.

ABDÜLHAMİD DEĞİL, LALE DEVRİ…

Türkiye?de bunlar olurken aynı günlerde Barack Obama, bilgisayar kodu yazan ilk Amerikan başkanı olarak tarihe geçti. Ülkenin geleceğinin matematik, fen ve bilgisayar eğitiminde olduğunu açıkladı. Biz ise ?ecdadımızın mezar taşı?nın peşinde koşturuyoruz. 10 Aralık?ta Türkiye?nin dönemlik büyüme rakamları açıklandı. Rakamlar, bize inşaat balonunun haddine yaklaştığını, tarımın ise bangır bangır alarm verdiğini gösteriyor. Bu rakamlar açıklanırken Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Twitter?da bütçenin ?yeni Türkiye?nin beşeri sermayesine? katkı vereceğiyle övünüyordu. Kastettiği nurcu vakıflardan çıkacak ve maaşa bağlanacak Osmanlıca öğretmenleriyle bilemem ama bildiğimiz anlamdaki beşeri sermayeden bahsediyorsa o parayla değil, özgür düşünceyle büyüyor. Diğer taraftan, bu saçma sapan politikaların Osmanlı?da illa bir karşılığı aranacaksa o karşılık ne Fatih?te, ne Kanuni?de, ne de rejimin obsesif bir tutkuyla yapıştığı Abdülhamid?de. AK rejimin savrukluğu, mantıksızlığı anca Lale Devri?nde rastlanabilir. Onlar kaplumbağayla mum gezdiriyordu, bizimkiler ekonomik kriz bağıra çağıra gelirken Osmanlı geyiği yapıyor. Türkiye?nin üretimi olmadığı gibi bilgi toplumuna ayak uydurabilecek bir projesi de yok. Şatafatlı bir şekilde uçuruma gidiyoruz.
Türkiye?nin 2013 haziranına gelindiğinde acil bir şekilde yetişmiş insanlarıyla uzlaşması, barışması gerekiyordu. Defalarca ayağa gelen bu fırsat, Erdoğan?ın kişisel kararlarıyla kullanılmadı. Bu ülkede aklın karar alma süreçlerindeki varlığı giderek azalıyor. Patlayacak inşaat balonuna ve arkasından gelecek krize böyle hazırlanıyoruz. Bunun sonunun felaket olmaması mucize olur. Gezi?den beri bu ülkenin izan sahibi insanları var olma mücadelesi veriyor. Eğer küresel krizin etkilerinin ağır yaşandığı bir dönemde olmasaydık, şimdikinden çok daha sert bir beyin göçü dalgası yaşanması gerekirdi. Onun yerine Türkiye?nin yetişmiş insanları çocuklarını mahalle mektebine çevrilen okullara nasıl göndereceğini düşünüyor. Batıdaki laik aileler, Kürtlerin neden senelerdir okul boykotlarına gittiğini şu dönemde çok daha iyi anlayacaklar. Rejim, bunun sonunun biat olduğunu düşünüyor. Oysa bunun sonu sosyal travma. Demokratik hakları elinden alınmış, ?anaokulundan itibaren yaşam tarzı? dayatılan insanların yaşadığı bir ülkedeki mutsuzluğu asla hafife almayın. Hele ülkenin ekonomisi bu kadar kırılganken…


ÇÖP EV DEĞİL, ÇÖP GAZETE…

Rejimin bel altı vurma organlarından Sabah, polis tarafından zorla dağıtılan Caferağa Mahalleevi konusunda bir propaganda metni yayımladı. Ferit Zengin ve Zafer Halatçı isimli iki ?muhabir? tarafından yazılan ?Sanat değil çöp evi? başlıklı ajitasyonda ?Tahliye sırasında bina içerisinde çok sayıda, ?gezi eylemleri? ve ?Kobanê? protestolarıyla ilgili Vandalist fotoğraflar bulundu. Ayrıca binanın oldukça tahrip edildiği ve harabeye dönüştüğü gözlendi.? ifadeleri kullanıldı. Yazıdaki mahalle evi görseli ise, ?çöp ev? imajını verebilmek için bir yıl öncesine ait bir fotoğraf seçilmişti.
Eğip bükmeye hiç gerek yok. Bu yapılan gazetecilik olmadığı gibi, bunu yazan da gazeteci filan değil. Twitter hesaplarından Türkçe yazmayı bile bilmedikleri (Gerçi o haberden de anlaşılıyor), ?Yahudi denen yaratık?, ?Gezi?de devlet yuları dışarıda itin yattığı yeri buldu? gibi ifadelerinden nefretlerinin derecesi anlaşılan bu tiplerle sözüm ona aynı mesleği yaptığımız utanç dolu günlerden geçiyoruz. Güzel olan her şeye çılgıncasına bir öfke besleyen bu rejimin, sanat faaliyetlerinden göçmenlere yemek ve eşya yardımına kadar imece usulü bir şeyler yapılmaya çalışılan Caferağa Mahalleevi?ne de katlanamayacağı belliydi. AK rejimin propaganda aygıtları da bu nefreti yaymaktan başka bir işe yaramıyor.


DÜNYA KARAMANLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

10 Aralık 2014 günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Muhammet İhsan Karaman?ı atadı. Aynı gün babası Yeni Şafak yazarı ve ?kadrolu fetvacı? Hayrettin Karaman ertesi gün gazetede yayımlanmak üzere şu sözleri kaleme aldı:
?Elbette yolsuzluk da ayıptır, günahtır ve suçtur, ama bu suç, hırsızlık suçu değildir.?
Hayrettin Karaman aslında keşke yakın zamanda ?Kul hakkı yemek caizdir? fetvası verse de, oğlunun YÖK başkanlığına nail oluşunu da hep beraber görsek.