"Enter"a basıp içeriğe geçin

bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği siyah-beyaza verdiler

Biz böyle değildik o zamanlar. Kendimize ait bir dünyamız vardı, kendi sevinçlerimiz, kendi üzüntülerimiz, kendi zaferlerimiz, kendi kayıplarımız… Büyüklüğümüzü başkalarıyla ölçmezdik o zamanlar, kendimiz gibi kalabildiğimiz kadar mutlu, mutlu olabildiğimiz kadar büyüktük. Sevinçlerimiz meydanlarımıza sığmıyordu, üzüldüğümüzde birbirimizin omzuna yaslanıyor, yine de başımız yere inmiyordu. Onuruyla yaşamanın yanında büyüklük neydi ki?

Zastava’larımızı alıp Jadranska More’ye iniyorduk o zamanlar. Denizin ruhu ciğerlerimizi doldurduğunda kartallar gibi özgürdük.

Tâ ki Tito’muzu kaybedene kadar…

Her şey o gidince başladı.

Gelenler Josip Broz’umuzdan, sevgili Tito’muzdan daha gençti, modern görünümlüydü. Bize eski düzenin köhneliğinden, herkesin bizi nasıl görmezden geldiğinden bahsettiler, bize hiç bilmediğimiz dünyalar vaat ettiler. Kıyafetlerinin jantiliğine, dillerinin tatlılığına kandık. Hepimizi “daha büyük” olma, “onlar” gibi olma hırsı sardı.

Biz yok olmaya Tito’muzun mirasına sırtımızı çevirdiğimiz gün başlamıştık.

Girdiğimiz dünya, bizim dünyamıza benzemiyordu. Burada yalnızca bir kazanan, kazanmanın da yalnızca bir ölçütü vardı. Kazandığınız sürece kimse nasıl kazandığınıza bakmıyordu. Yapabiliriz sandık, içimize sinmese de, bize sunulan rüyalar vardı aklımızda, ruhumuz kördü.

Yapamadık…

Hiç görmediğimiz okyanusların hakimi olmayı düşlemiştik yok yere, ama sonunda Jadranska More’nin mavisini bile göremez olmuştuk. Etrafımızda kendi vicdanımızın sınırları vardı ve hareket edemiyorduk, artık sınırlar ayırıyordu bizi denizimizden. Bazen işler iyi gidiyordu ama o sınırları yıkacağımıza dair hiç umut yoktu içimizde. Biz ait olmadığımız bir dünyaya sıkışıp kalmıştık, başımızdaki o janti kıyafetli liderlerimiz kendi dünyamızı zimmetine geçirirken.

Ya kalıp acı çekecektik, ya kaçıp gidecektik.

Ben kaçtım…

Bayrağımın renklerinin muhasebe kalemlerinin gelir hanesinde bir rakamdan ibaret olduğu günleri görmemek için kaçtım. Kazanacağız diye, ait olmadığımız bir dünyanın hükümdarı olacağız diye soytarılaştığımız zamanları görmemek için kaçtım. Bizi biz yapan her şeyi nakte çevirirlerken orada olmamak için kaçtım.

Asla tamamen kaçamıyorsunuz…

Bir cumartesi gecesi yakaladı beni geride bıraktığım dünyam.

Tuna’dan, Morava’dan, Vrbas’tan, Una’dan kopup gelmiş gibiydi benim sevdiğim dünyam. Binler, on binler Jadranska More’ye varmanın umuduyla akıyordu Balmumcu’dan Dolmabahçe’ye. Eski güzel günlerin, sevgili dünyamızın özlemi, başka dünyaların hakimi olma sevdasını çoktan gölgede bırakmıştı.

Ve ben yapayalnızdım…

Sevgili ülkemizin nehirlerinin çoğunun Jadranska’ya akamadan tükendiğini söyleyemezdim onlara. Tito’nun asla geri dönmeyeceğini de… Ve bu dünyada sıkışıp kaldığımızı da…

O gece binlercesi Balmumcu’dan Dolmabahçe’ye aktı Jadranska’ya kavuşma umuduyla.

Durdurmadım onları, durduramadım. Aramdan geçtiler, gittiler.

O gece, eski dünyamın son izlerini de arkamda bıraktım.

Geride yalnızca Zastava’mızın arkasına siyah-beyazlı bayrakları onurumuzla bağladığımız günlerin anısı kaldı.

Tek Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.