"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yeni yasaya karşı santrayla omuz omuza…

Malumunuz şanlı spor kulüplerimizin yöneticileri, daha da şanlı devlet erkanımız ve cevval medyamız kendi yarattığı şiddet kültürünün futbol sahalarındaki yansımalarını ?çözmek? için bir süredir yeni bir yasanın davullarını çalıyor.

Her şeyden önce şunu ortaya koyarak başlamak lazım. Adaletin olmadığı yerde hiçbir şey, en başta da barış olmaz. Hiçbir sorunu da çözemezsiniz. Çünkü adaletin ve demokrasinin olmadığı yerde yasalar, yalnızca onları yapanların çıkarına işler.

Bu ülkede insanlar yargının verdiği kararları sindiremiyorken, kolluk kuvvetleri kurumsallaşmış şiddet aygıtı olarak görev yapıyorken, spor sahalarındaki şiddeti polisiye tedbirlerle ya da yasalarla çözmeye inanmanın mantık kaldırır tarafı yok. Türkiye’de bu sorun benzer yöntemlerle çözülmeye daha önce de çok çalışıldı. Sonuç alınamadı. Gerçekten bir anlam ifade eden ve sonuç veren tek hareket, Beşiktaşlı Mühendis Oktay’ın ölümünden sonra taraftarların kendi aralarında aldıkları barış kararı oldu. Bugün eğer on beş sene öncesinin sokak kavgalarını görmüyorsak bunda polisin ya da idari kararların zerre kadar payı yok. Taraftarların sağ duyusunun eseridir o.

Şu son dönemde yaşanan olaylara baktığımızda; devletin, federasyonun, kulüplerin ve futbolda fırsat gören sermayenin Türkiye’deki futbolu istenmeyen öğelerden temizlenmiş bir rant alanı yapmaya çalıştığını anlıyoruz. Yapılan açıklamalar ve girişilen eylemler bize bunu gösteriyor. Hükümetin hazırladığı yasa tasarısından tutun da, kulüplerin politikalarına kadar her şey bize bir dikey yapının dayatıldığını gösteriyor. Taraftarın ya en altta olduğu ya da belki hiç olmadığı bir yapı bu. Devlet, federasyon ve kulüpler kimin taraftar sayılıp sayılamayacağının kararını vermeye çalışıyor. Kuralları kendisi koyuyor ve uymayana ?gidin? diyor. Başlangıçta olaylara karışanlar ?taraftar? değildi, sonra lisanslı ürün giymeye, kombine almaya parası yetmeyenler de ?taraftar?dan sayılmamaya başlandı. Ve nihayetinde ?başbakanı ıslıklayan taraftar değildir?e kadar geldik.

Şimdi önümüze konulan yasa, bu zihniyeti destekliyor ve cesaretlendiriyor. Yasa, taraftarı muhatap almadığı gibi, keyfi uygulamaların yolunu yapan muğlaklıklar içeriyor. Tribünlerin sosyal gerçeklerini anlamadığı gibi bunu sağlayacak bir kurum da önermiyor. Her şey son derece belirsiz bir ?spor ahlakına uygunluk? esasına göre düzenlenmiş, buna uymayana basıyor sopayı. Bu ?spor ahlakına uygunluk?, RTÜK Yasası’ndaki ?Türk aile yapısı? gibi bir şey, nereye çeksen oraya gidiyor. Peki ?spor ahlakı?nın tanımını kim yapıyor? Tabii yasama ve yürütme. Yani yine koyanın ve uygulayanın keyfine göre çalışacak bir başka yasa.

Dahası bu yasa, taraftarı kontrol edilecek bir kalabalık olarak algılıyor ve bu kontrolü sağlamak için de taraftarları iyice kulüplerin tahakkümüne sokuyor. Karar alma sürecine sözüm ona katılacak taraftarları kulüpler belirliyor. Kulüplerin taraftara tahakkümü iyice derinleştirildiği gibi bir de buna bir de yasal çatı getiriliyor. 1980’lerden beri tüm dünyada var olan bağımsız taraftar oluşumlarının nereden baksanız elli yıl gerisinde bu yasa.

Futbol yöneticileriyle taraftarların çıkarı bir değil, hiçbir zaman da olmadı. Yönetimlerle taraftarların ilişkisi ancak sınıfsal perspektifle gözlemlendiğinde mantıklı sonuçlara ulaşılabilir. Taraftarın sırtından gelir elde etmeyi hedefleyen yönetimlerin tribünlerle aynı dili konuştuğunu iddia etmek ya ideolojik basiretsizliğe ya da kötü niyete işaret eder.

Türkiye’de futbol yönetimi ?şiddet?i çözmek filan istemiyor, yalnızca görünürlüğünü azaltmak istiyor. Taraftarları kendi çıkarını korumaktan uzak tutan, kulüp yönetimlerinin tebaası hâline getiren şiddet kültüründen, taraftarı taraftara kırdıran kulüp milliyetçiliğinden elde ettiği rantı kaybetmek gibi bir niyeti hiç yok. Dolayısıyla bu yasa yalnızca stadyum mahâlindeki şiddeti cezalandırıyor, futbolda şiddeti yaratan koşullara elini bile sürmüyor. Şiddet, ekranlara yansımadığı, futbolun cilasını bozmadığı sürece futbolun egemenlerinin derdi değil, hatta çoğu kez yararlarına.

Peki taraftarın tebaalaştırıldığı, sağılacak inek, yolunacak kaz gibi görüldüğü, itilip kakıldığı bu ortamdan nasıl çıkılır? Cevabı çok basit aslında. Taraftarın öncelikle kendi kimliğine, çıkarına sahip çıkması, bunun egemenler tarafından dayatılan ?kulüp kimliği? tarafından asimile edilmesine engel olması lazım. Kulüp milliyetçiliğini reddetmek, farklı takım taraftarlarının ortak çıkarını görmek bu noktada hayati önemde. Sonrası ise örgütlenmeye bakıyor. Kulüpler ve bölgeler düzeyinde bağımsız taraftar federasyonları kurmak ve ulusal bir konfederasyona, bir ?Taraftarlar Sendikası?na dönüşmek ve karar alma süreçlerine dahil olmak için kulüpleri, federasyonu, hükümeti baskı altına almak ilk aşamanın öncelikli hedefleri. Sonrasında ise futbolun egemenlerini taraftarın çıkarına kararlar almaya zorlamaya geliyor sıra.

Ve ne olursa olsun, ilk iş, tüm tribün halkları olarak bütün gücümüzle bu tuzak yasaya karşı durmamız gerekiyor.

*21 Ocak 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Tek Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.