"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: politika

Dağhan Irak’ın politika yazıları…

Bir yılbaşı muhasebesi…

Yılbaşı gecelerinin en az tombala ya da alkollü araç kullanımı kadar klasiği geride kalan yılın yarım yamalak muhasebesi ve yeni yıl için alınan kararlar. Kararlar kısmına pek girmiyorum, sonuçta yılbaşı da bir gün ve hayatınızdaki koşulları ne kadar değiştirebiliyorsa o kadar değiştirebiliyor. Olanlar, öyle olmaları gerektiği için, başka türlü olamayacakları için öyle olmaya devam ediyor, Marx’ın dediği gibi.

Ece Hanım’ın “herkes”i

“Sınıfsız Domates” denen o garabet yazısını eleştirdiğimden beri Ece Temelkuran hakkında yorum yapmamak için ciddi bir özen gösteriyorum. Zira Temelkuran’la ortak arkadaşlarımız, dostlarımız var ve onlar arkadaşlarını korumak istediklerinde ne yazık ki işler kişiselleşiyor, kalpler kırılıyor. Ama şunu da söyleyeyim, o “Sınıfsız Domates” yazısına yapılan onca savunma içinde, başta Temelkuran’ınki olmak üzere, yazının içeriğindeki avuç dolusu faül hakkında tek bir doyurucu savunma gelmedi. Onun yerine bol bol “Ece iyi kızdır” savunması dinledim. Ben de “kötüdür” demedim zaten, tanımam da kendisini.

Kuzey Kore’nin sosyalizmi, kapitalizmin vicdanı

Bugün sabah uyandığımızda yabancı haber ajanslarında ve büyük haber kanallarında gördüklerimiz Kim Il-Sung öldüğünde gördüklerimizin neredeyse karbon kopyasıydı. Kuzey Kore devlet televizyonunun meşhur spikeri üzerinde siyah kıyafetle ağlıyor, Pyongyang sokaklarında insanlar kendini harap ediyor. Kuzey Kore’de bu görüntüyü yaratabilecek tek şey Kim Jong-Il’in ölümü olabilirdi.

Bir Tunus valisinin zincirleme trafik kazası

Eminim bazılarınız itiraz edecek ama ben kendi adıma ana akım medyada belli değerlerin savunuculuğunu yapmaya çalışan yazarlara saygı, hatta belli oranda sempati duyuyorum. Evet, keşke ekonomik ve editöryel açıdan güçlü bir ?sol basın? olsaydı Türkiye’de ve bu insanlar da ana akıma kaymasalardı, ama mesela ben personel servisinde boynuna giriş kartını (tasmayı) asınca şirketin hissedarı olduğunu sanan Mango-Zara-Sarar rubalı orta sınıf çocuklarının uykularından Umur Talu’nun başlarından aşağı döktüğü buz gibi ?gerçek dünya? suyuyla uyanma ihtimalini seviyorum. Yani mesele yalnızca ?sol basın?da yazan insanların ?hayrına?, yani sıfır Meksika Pezosu’na yazmak zorunda kalması ve emeklerinin karşılığını hiçbir şekilde alamamaları (en azından benim başıma gelmedi) ya da yazılarının her an bir teknik aksaklığa kurban gitme ihtimali değil, ana akımda belli değerleri paylaştığımız (hayır, vicdan demeyeceğim) insanların bir fonksiyonu var. Eğer hayata karşı sağlam bir duruşunuz varsa, girdiğiniz kabın şeklini almazsınız ama biraz aklınız çalışıyorsa okuyucunuzu şöyle bir tartar ve onlara ulaşmanın yollarını ararsınız. Siz aynı insan olabilirsiniz ama Taraf’ta yazdığınız yazıyla BirGün’deki aynı yazı olmaz. Taraf’ta yazma durumunda kalmış bir sosyalistseniz (hayır Roni Margulies’ten değil, kendimden bahsediyorum), sizin sayfanıza gazetenin karakolunun işletmecilerini okuyarak gelmiş zavallıyı o filmlerde gördüğümüz hezeyan bitirici tokatla kendine getirmeniz farzdır. BirGün’de ise mesela Nazım Alpman, Doğan Tılıç ya da Kürşad Kahramanoğlu okuyarak gelmiş okura tokat atmaya çalışmak yalnızca dangalaklık olur.

Yarattıkları canavardan korkuyorlar

Londra isyanları boyunca gerek İngiltere basını, gerekse Türkiye basınının kendine şehirli orta sınıfın siyasal yönelimlerini belirlemeyi şiar edinmiş temsilcileri ısrarla isyancıların lümpenliğinden ve isyanların spontane ve şuursuz olduğundan dem vurdular. Ana akım medya bir argümandan bu derece, iman tazeleme derecesinde bahsediyor ve ısrarla kitleleri buna ikna etmeye çalışıyorsa, o argümanı bir kurcalamak gerekir. Zira medyanın insanların kafasında hiçbir kuşku kalmayıncaya kadar ısrar ettiği bir şey genelde başka bir gerçeği gizlemekte kullanılır. Medyanın sevdiği taktiklerden biri “gösterirken saklamak”tır. Bir şeyi o kadar çok gösterirsiniz ki kadraja girmesi gereken başka şeyler ortadan kaybolur. Bu yüzden de ana akımın dayattığı “gerçekler”, argümanın kuvvetliliğiyle değil, sunulma frekansıyla ölçülür.

Sopalı Türkler kimin kahramanı?

Orta sınıfın favori gazetelerinden Milliyet bugün alevli bir koca sürmanşetle çıkmış: ?Sopalı Türkler kahraman oldu?. Bu başlıktaki ?kahraman? ve ?Türk? anahtar kelimelerinin Beyaz Türkler?in Tanıl Bora?nın daha evvel tarif ettiği cinnet hâlini nasıl gıdıklamaya yönelik olduğunu görmek için müneccim olmaya gerek yok, zaten ben de basının motivasyonlarını dün burada yayımlanan yazımda tahlil etmeye çalıştım. Bu nedenle oraya fazla takılmayıp esasa geçmek istiyorum. Bu sürmanşetten bahsetmenin nedeni ise bana bu yazının temel konusunu vermesi; Sopalı Türkler kimin kahramanı?

Tottenham’daki eli sopalı Türk medyası…

Bizim memlekette Tottenham denince akla futbol kapitalizminin sirke çevirdiği İngiltere Ligi’nde oynayan Tottenham Hotspur takımı gelir. Aslında bu, dünyanın hemen her yerinde böyledir. Ancak geçtiğimiz hafta bu durum değişti ve Londra’nın bu göçmen mahallesi polis şiddetine karşı başlayan isyanla dünyanın gündemine oturdu. Türkiye’de ise basın, günlerce dört çocuklu Mark Duggan’ın silahını bırakıp teslim olurken polis tarafından katledilmesinden hiç bahsetmedi. Tâ ki, olaylar ?Türk mahallesi? olarak bilinen Haringey’e varana kadar…Tottenham isyan alevleriyle yanarken bizim medya, dükkanlarını göstericilere karşı sopayla koruyan Türkler’in yanında saf tuttu. Gösteriler ?çığrından çıkıncaya? kadar olayla hiç ilgilenmeyen basın, bir anda meseleyle ilgilenmeye ve hangi Türk dükkanlarının yağma edildiğinin seceresini tutmaya başladı. Öyle ki yayımlanan haberlerin birçoğunda kuyumcu dükkanlarının tek tek isimleri de var.