dağhan ırak kişisel web sitesi

Yazdır

içimdeki…

September 1st, 2008 by dağhan

Evhamlıyım. Sürekli bende bir şeylerin yanlış gittiğinden şüpheleniyorum, ama doktora gitmiyorum. Doğrusu, doktora gitmekten korkuyorum, daha doğrusu bana neyimin olduğunu söylemesinden. Evet, ev yapımı evhamlarla çıldırmak daha zevkli değil ama yine de idare edilebilir bir tarafı var. Evham dalga dalga gelir, herşeyin kötü gittiğini hissedersin, endişelenirsin, “aman canım iyiyimdir” dersin, geçer, sonra yine gelir. O aradaki boşluklarda nefes alırsın ki kendini bir sonraki dalgaya hazırlayabilesin. Böyle anlatınca zor geliyor biliyorum ama bisiklete binmek gibi, bir kere oturtunca sorun olmuyor.

Ama bu kez doktora gidiyorum. Bayıldığımdan değil, zorunda olduğumdan. İşe girerken ya da ehliyet alırken sağlık raporu istenmesinden nefret ediyorum. Bence evhamlılar için özel ehliyet çıkarsınlar, hiç bu külfetle uğraşmayalım. Bizimkisi sağlık raporsuz oluversin. Gerekirse özel plaka kullanabiliriz, diğer sürücülerin neyle uğraşmakta olduklarını bilmelerinde zarar yok, bilakis fayda var. Mesela evhamlıların plakasının kenarında iki eliyle yüzünü kapamış adam figürü olabilir. Belki ilerleyen zamanda bize özel park yerleri de konur, mesela duvar kenarıysa sünger kaplanmış olur, çıkarken “arabayı çizersem” diye endişelenmeyiz. Evhamlı insanların hayatı zaten yeterince zor.

Belki doktora gideceğimi bir süredir biliyor olduğumdan, ama zaten iyi değilim. Bir süredir uyuyamıyorum, yemek yiyemiyorum, içimde sürekli bir daralma, bir nevî endişe, benim için normal, lâkin nedenini bilmiyorum. Öğrenesimin olmadığı kesin, ama şimdi doktora gidilecek ya, eninde sonunda öğreneceğiz. Doktor tam bana neyimin olduğunu söyleyecekken teatral bir ses tonuyla “sürpriz olsun doktor” diye baskın mı çıksam acaba? Hani ultrasondan sonra bebeğin cinsiyetini öğrenmek istemeyen tipler gibi. “Doktor, raporu alabiliyorsam ver, gerisini elleme” desem acaba kurtulabilir miyim? Hipokrat Yemini’nde “illâ ki neyin olduğunu söyleyeceğim, söylemezsem Hipokrat çarpsın” gibi bir bölüm mü var, bilmiyorum ki.

Evhamlı insanın kriptoniti anti-septik kokusu. Sanki ortamı senden korumak için her tarafa sıkılmış gibi. Yoksa bir şeyin mi var? Zaten doktorun sana söyleyeceklerinden ürkmüşsün, bir de o koku, öf. Bir güzel tarafı, etraftaki herkes üniformalı. Tıp personeli doktor olanlar ve doktora benzeyenler şeklinde ayrılıyor. Çok dikkatli bakmazsan (ki bakma, bakarsan onlar da sana bakar) ayırt edememe ihtimâlin var. Yani doktorun muayenehanesine girinceye kadar, hazırlık maçları yapman olası. Bir süre sonra herkesin sana hastaymış gibi baktığından o kadar emin oluyorsun ki, doktorun muayene esnasındaki “sen hastasın, evet” minvalli hareketleri batmıyor, yani göreceli olarak. Yine de beni çağırdıklarında irkiliyorum, neden irkilmeyecekmişim ki?

Doktor zorunlu hareketlerle başlıyor; kulak, ciğer filan. Rahatsızım bu durumdan, niye kulağıma baktı ki şimdi? Ben zaten insanların başkalarının kulaklarına bakmasına karşıyım, sırf bu yüzden saç uzatmışlığım var. Ama şimdiki bir mahremiyet sorunu değil, durup dururken kulağımda bir şey bulup çıkaracak, al başına belayı. Zaten bir sürü derdim var, bir de kulakla mı uğraşacağım? Sonra bir de çocukluktan kalma sendrom var. Acaba aşağıya bakacak mı? O da çok fena, çocuksun, doktora gidiyorsun, grip olmuşsun alt tarafı -bilemedin suçiçeği-, hop iç çamaşırının lastiğini çekip yarım saniyelik bir bakış atıveriyor. “Sen gerçekten erkek olabilir misin?” mesajı mı verilmek isteniyor? O kadar kısa bir bakışta -yerinde olmaması dışında- nasıl bir sorun tespit edilebilir ki? Edilebilir mi yoksa? Ya vardıysa da vaktinde doktorun gözünden kaçtıysa? Of, of, of. Acaba “bak ama öyle kısa değil, alıcı gözle bak” desem ne yapar bu doktor?

Ama doktorun ürolojik faaliyetlerle pek alâkası yok, kalbime konsantre olmuş durumda. Sanırım bir on dakikadır böyleyiz. Ama niye on dakikadır kalbimi dinliyor bu adam? Arada yer değiştiriyor, sonra geri dönüyor filan. Kalbimde sorun olduğunu adım gibi biliyordum ben zaten. Hep böyle bir sıkışma, sanki dayanamayıp gerilimden patlayacakmış gibi. Hayır, endişeden değil.

Neyse ki muayeneyi bitirdi, bence epeyce de uzun sürdü. Kesin kötü bir şey söyleyecek ama hiç değilse dokunmalı kısmı bitti. Belki söylemez, zaten muayene ederken de kasıldım kaldım, pek yardımcı olmadım. “Ne hâlin varsa gör” der, raporu verir gönderir. Belki. Yani inşallah. Ben çoktan fitim “ne hâlin varsa gör”e.

Şu ana kadar “doktor” olarak andığımız adam yaşlıca, beyaz saçlı, kolormatik gözlükleri var. Elleri soğuk değildi, bu bir teselli, ancak fazla konuşmadı, bundan çok hoşlanmadım. Belki ben ceset gibi durduğum ve her dokunduğunda beni gırtlaklayacakmış gibi küçük çığlıklar attığım içindir. Ama bu sefer konuşacak, bir şeyler yazıyor, şimdi kaykıldı koltuğunda. Evet, konuşacak, muhakkak, bittim ben.

“İçinde bir sıkıntı hissediyor musun?”

Bu kadarını ben de sorardım, iki saattir küçük krizler geçiriyorum yanında.

“İştah problemin var mı? Geceleri uyuyabiliyor musun?”

Tamam buldu, kurtulamadık. Kesin kötü bir şey.

Kafa sallıyorum durmadan. Ağzım kaskatı kesildi, ne yapayım?

Artık söyleyecek kaçış yok, bari söylesin, neyse çıksın. Yok zaten geri dönüşü, buradan sonra ne olursa olacak artık.

“Kulaklarınızda iltihap var, temizletin ya da kendiniz gliserin damlatın.”

Bu antre olsa gerek, haydi hayırlısı.

“Bir de sırtınızdaki beni bir dermatoloji uzmanına gösterseniz iyi olur.”

Her halde bana cilt kanseri olduğumu söylemeye çekindiği için başkasına paslıyor.

“Ayrıca içinizde bir ağaç büyüyor.”

“Arbor inkrementum dediğimiz durum söz konusu. İçinizde iki buçuk senelik bir platanus orientalis olduğunu tahmin ediyorum, yani halk diliyle çınar ağacı. Dolayısıyla sonbahara doğru nus vermeye başlayacak. O dönemde göğüs kafesinizde karıncalanmalar yaşayabilirsiniz.”

Doktorun yaşadığım şoku anlayabilmesi için konuşabilmem gerek ama ben içimdeki ağacı hissetmekten başka hiçbir şey yapamıyorum. Zor bela ne yapmam gerektiğini sorabiliyorum.

“Bence bir dendroloji uzmanına görünmenizde fayda var. Son dönemde bu bilim dalı çok gelişti, artık çınar ağaçları hakkında her şeyi biliyorlar. Ağacınıza iyi bakmanız için en uygun tavsiyeyi onlar verecektir.”

Doktor, benim bu ağaçla yaşayamayacağımın farkında değil. Ben bu vücutla zor yaşıyorum zaten.

“Bu olgunluktaki bir platanus’u içinizden çıkarmamıza imkan yok. Ancak dilerseniz sizi ağacın dışından sökebiliriz. Bu çınarın gelişimini epeyce hızlandıracaktır. Yine de bana kalırsa dış kabuğa karışıncaya kadar bekleyin.”

Karışıncaya kadar dediği benim. Adam bana “kabuk ol” diyor resmen. Ama başka çare de yok galiba. Ben biliyordum başıma bunun geleceğini.

Yine de kabul etmem gerekiyor, platanus’a karışmak, insan içine karışmaktan daha kolay. Bir kere çok dayanıklı; hava kirliliğinden, ağaç hastalıklarından hiç etkilenmiyor. Hızlı büyümediği zamanlarda canımı fazla yakmıyor, üstelik kendimi eskisinden daha sağlam hissediyorum. Bazen vücuduma el feneri tuttuğumda yeşil, sarı kabuklarını görebiliyorum. Yakın zamanda alev almak gibi bir planım da olmadığına göre sorun yok. İşe girme planlarını da bir kenara bıraktım. Vakti gelince gidip bir tarafta dikilmeyi planlıyorum. Ağaç olarak, insan olduğumdan daha özgürüm. Artık evham yok, korku yok, gelip bir köpeğin işemesinden başka derdim yok. Arada ilaçlamanı da yaptın mı, kurdu, haşaratı da musallat olmuyor. İnsan olarak tutunamadığım bir dünyaya Platanus Orientalis olarak kök salıyorum. Dünya dallarımın arasından akıp gidiyor, umursamıyorum.

Yazdır

“tertemiz oyunlar” radikal 2′de

August 26th, 2008 by dağhan

“Tertemiz oyunlar, plastik kahramanlar” başlıklı yazım, geçtiğimiz pazar günkü Radikal 2′de yayınlandı. Yazının elektronik versiyonunu aşağıdaki linkten takip edebilirsiniz.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=895449&Date=26.08.2008&CategoryID=42 

Yazdır

agüero’nun şarkısı: şimdi uzaklardasın*

August 21st, 2008 by dağhan

Alışılmışın dışında bir sistemle çok yönlü voleybolcular çıkaran Küba sisteminin doksanlı yıllarda yetiştirdiği en seçkin oyunculardan biriydi Taismary Agüero. 1996 Olimpiyatı’nı, 1998 Dünya Şampiyonası’nı ve nihayetinde 2000 Olimpiyatı’nı kazanan efsane Küba ekibinin önemli bir parçasıydı. 1998 yılında İtalya Ligi’ne transfer oldu. O kadar iyiydi ki, hayranları onun bu dünyadan olmayacağına inanmış ve ona ‘uzaylı’ lakabını takmıştı.
Agüero, 2001 yılında Küba’nın İsviçre’de oynadığı bir hazırlık turnuvası sırasında kamptan kaçtı ve İtalya’ya iltica etti. Artık anavatanından bir daha dönmemek üzere kopuyordu. Şu an Türkiye’de milli takım fizyoterapistliği yapan Alessio Botteghi’yle hayatını birleştirdi. Ardından da Türk Telekom’a transfer oldu. Ama asıl hedef, bir İtalyan vatandaşı olarak artık milli takımda oynamak ve başarılı olmaktı. Agüero, dünyanın en iyi takımlarından sayılan, ancak daha önce hiç Olimpiyat madalyası alamayan İtalya’nın belki de tek eksiğiydi.
Pekin’e şampiyonluk ümidiyle gidildi. Ancak kafile Olimpiyat Köyü’ne ayak bastığında Agüero’nun sekiz senedir görmediği annesinin hastalık haberi geldi. Dulce Fedora’nın durumu hayatiydi ve Taismary’nin ne yapıp edip Küba’ya gitmesi gerekiyordu. İtalya takımı grup maçları için oyuncuya izin verdi, hatta çeyrek final maçına yetişmemesi de söz konusuydu. Agüero önce Almanya’ya gidecek, oradan Küba’ya aktarma yapacaktı.
Ancak Küba, kafasına esip kampı terk eden ve doğduğu ülkeyi arkasında bırakan eski yıldızını unutmamıştı. Agüero’ya ülkeye girme izni verilmedi. Küba’daki ve Almanya’daki İtalyan Büyükelçilikleri var güçleriyle çalıştılar. Nihayet, gerekli vize sonunda verildi ve Küba’ya girebilmesine müsaade edildi. Lâkin artık çok geçti, Dulce Fedora damadının yanında, ama kızını son kez göremeden hayata gözlerini yummuştu. Agüero, Küba’ya ayak basamadan Pekin’e geri döndü. Ağzından şu sözler dökülüyordu: “Ona tekrar sarılabilmek için yapabileceğim her şeyi yaptım, ama başaramadım. Bu içimde hep bir yokluk olarak kalacak.” Yol yorgunluğuna, saat farkına ve annesini bir daha göremeyecek olmanın ağırlığına rağmen formasını giydi Agüero.

Kaybetmenin tadını en iyi bilendi
Çeyrek finalde rakip ABD’ydi. Eğer bu maçı geçerlerse yarı finalde rakipleri Küba olacaktı. Agüero sahaya muhtemelen Sancti Spiritus şehrinde annesiyle, geçirdiği fakir çocukluğun anılarıyla, belki de kursağında kalan vedanın hüznüyle çıktı. Burada alacağı bir madalya, doğduğu vatanı kalbine gömüp hayatını İtalya’ya taşıyan bir kadının acısı ve alınteriyle yoğrulduğu için belki de en değerli madalyası olacaktı. Ama olmadı. Amerikalılar, yarı finali kutlarken İtalyan takımı gözyaşlarına boğulmuştu. Çoğu kariyerinin sonlarına gelmiş olan İtalyanlar, Olimpiyat madalyası şansını belki de sonsuza dek kaybetmişlerdi. Agüero ise aralarında madalya sevinci yaşamış tek oyuncuydu, ama kaybetmenin tadını da en iyi bilendi. O, Pekin’de annesini ve doğduğu ülkeyi yeniden görebilme ihtimalini kaybetmişti. ‘Uzaylı Agüero’ olarak geldiği Çin’den ‘İnsan Taismary’ olarak ayrıldı.

* 21 Ağustos tarihli Radikal’de yayınlandı.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=894772&Date=21.08.2008

Yazdır

fikir adamı mavimelek’te!..

August 21st, 2008 by dağhan

“Fikir Adamı” isimli hikâyem, MaviMelek isimli edebiyat e-dergisinin 29. sayısında yayınlandı.

Dergiyi şu adresten inceleyebilirsiniz.

http://www.mavimelek.com/sayi_29.htm

Yazdır

“tertemiz” oyunlar, plastik kahramanlar

August 17th, 2008 by dağhan

Bir Olimpiyat’ın kahramanı genelde o Olimpiyat’ın genel havasını da belirler. Kimi zaman sürprizler oyunlara damgasını vurur, kimi zaman protest kimliği olanlar, kimi zaman da “biyonik adam”lar öne çıkar. Örneğin Berlin, Almanlar’ın bütün çabasına rağmen Jesse Owens’la anılır. Sydney, Cathy Freeman ve aborjinlerin Olimpiyat’ıdır. 2008 ise kuşkusuz Michael Phelps’in kimliğiyle anılacak.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) ve Çin Halk Cumhuriyeti (ki bunlara Çin’le üretim/tüketim bazlı ilişkisi olan çokuluslu sponsorları da ekleyelim) bu oyunları düzenlerken temel amaç olarak “protestosuz”oyunlar hedeflemişti. Özellikle ÇHC için bu oyunlar büyük riskti, çünkü başta Uluslararası Af Örgütü olmak üzere belli başlı insan hakları savunucularının Olimpiyat zamanı ülkedeki kirli çamaşırları dökeceği belliydi. Nitekim, meşale dünyayı dolaşırken, hatta daha Olympia’da yakılırken protestolar başlamıştı. Bu protestoların “görünür” olmaması için (İstanbul’da da yapıldığı gibi) meşale güzergahı gizli tutuldu, hatta San Francisco’da denizden götürüldü. Sonuçta kameralara “temiz” insanların alkışladığı plastik bir meşale yolculuğu şöyle ya da böyle yansıtıldı. Oyunlarda ise bu kadar bile falsonun olmaması gerekiyordu. Bu arada IOC de Çin yönetiminin her türlü uygulamasına onayı vermekten çekinmiyordu. ÇHC’nin sansürlediği binlerce web sitesi için komite “Bunlar zaten sporla ilgili siteler değil” yorumunu yapmış, yabancı medyanın baştaki celallenmesi yatıştırılmıştı.

Olimpiyat Oyunları belki 1936 Berlin’den beri ilk kez bu kadar saklayacak şeyi olan bir ülkede yapıldı. Tabii bunu söylerken çok batı merkezli bakmamak gerekiyor. Pek çok insanlık suçuna karışmış bir sürü Batı ülkesinde de oyunlar yapıldı, ancak onların Çin’den farkı kimsenin ayıplarını ortaya dökmeye pek niyetli olmamasıydı. Çin’de ise ciddi bir halkla ilişkiler çalışması yapılmazsa, Pekin’in “Çin’i rezil etme oyunları”na dönüşmesi kaçınılmazdı. Çin, Nazi Almanyası gibi Olimpiyat’ı kendi lehine bir propaganda şovuna dönüştürmeye kalksaydı büyük ihtimalle fena hâlde çuvallayacaktı. Onun yerine özellikle Amerika’nın yıllardır başarıyla uyguladığı ve ülkemiz dahil her yere ihraç ettiği politikaya döndüler; sportif başarıyı ve mükemmelliği öne çıkaran, olabilecek en apolitik oyunları düzenlediler. Çizilen portre şuydu: “Çin çok güzel bir ülke, tek problemi biraz hava kirliliği”. Bu yolda en büyük desteği de Batı’daki iş ortaklarından gördüler. Fransa’nın gönlü Sarkozy’nin Çin gezisi sırasında alındı; Britanya, sporcularına Çin’le ilgili siyasi yorum yapma yasağı koydu. Amerika’da ise NBA takımı Cleveland Cavaliers oyuncularından Ira Newble’ın Çin Hükümeti’ne yazdığı ve ülkeyi Darfur Soykırımı’nda dahli olduğu için kınayan mektubu yalnızca bir kişi imzalamadı; Amerika Millî Takımı’nın yıldızı Lebron James. Sponsoru Nike, James’e senede doksan milyon dolar veriyordu. Nike’ın ÇHC kaynaklı ticareti milyar dolarları buluyordu. Bu milyarlardan biri de Sudan yönetimine petrol karşılığı verilmişti. Piyasanın görünmez ellerinin teki basketbol topunu tutuyor, diğeri Darfurlular’ı boğazlıyordu.

Bu oyunları halkla ilişkilerde durumu düzeltme fırsatı olarak gören yalnızca Çin değildi. Amerika Birleşik Devletleri dış ilişkilerde tarihinin en başarısız dönemindeydi ve Cumhuriyetçiler koltuğu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydılar. George W. Bush’un Çin’e gitmesi ve olabildiğince doğru yerlerde, doğru biçimde görünmesi gerekiyordu. Özellikle yüzme yarışlarının yapıldığı Su Küpü’nde ne kadar görünürse o kadar iyiydi. Çünkü Amerikan bayrağını ve millî marşını başarıyla özdeşleştirecek adam oradaydı.

Michael Phelps, Olimpiyat’ta bütün bu saydığımız grupları çok memnun edecek bir performans gösterdi. Harika bir “biyonik adam” portresi çiziyor, havuzda geçilmiyordu. Üstelik “anlamadığı işlere” de pek bulaşmıyordu. Yediği devasa öğünlerden, Ipod’undaki müziğe kadar her şeyi konuşulan adamın tek politik açıklaması şuydu: “Havuzda kafamı kaldırdım ve elinde bayrağıyla Başkan Bush’u gördüm. Bana başparmaklarını kaldırmıştı. Çok havalıydı”.

Michael Phelps, bu oyunlarda toplamda en çok altın madalya alan sporcu hâline geldi. Phelps dışında listede dokuz madalya kazanan iki Amerikalı daha var; Mark Spitz ve Carl Lewis. Bu isimlerin Olimpiyatlar’da “biyonik adam” olarak öne çıktıkları dönemler oldukça ilginç. Mark Spitz’in kariyerindeki tüm başarılar Amerika’nın en eli kanlı başkanlarından Nixon’ın döneminde geldi. Carl Lewis’in biri hariç tüm şampiyonlukları ise Ronald Reagan ve George Bush’un Ortadoğu’yu kana buladığı dönemde gelmişti. Sporda ulaşılacak mükemmellikten başka hiçbir mesajı olmayan “biyonik adam”lar nedense hep Cumhuriyetçiler’in dünyayı canından bezdirdiği dönemlerde çıkıyordu.

Bu oyunlarda Amerika hedefine ulaştı ve Michael Phelps pekçokları tarafından “dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sporcusu” ilân edildi. Çin de buna çok itiraz etmeyecekti, çünkü oyunların yıldızının bir Jesse Owens ya da Muhammed Ali olmaması onların da işine geliyordu. Beijing 2008′in mesajı “sporcular insanüstü varlıklardır, onlar insanların toplumsal meseleleriyle uğraşmazlar” oldu. Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin de baştan beri istediği buydu zaten, Çin yönetiminin her türlü politik salvosuna “hay hay” diyen komite “spora siyaset karıştırmamayı” başarmıştı.

Dünyada gerçekleşen idamların büyük çoğunluğunun yaşandığı ülkedeki Olimpiyat, “tertemiz” atlatıldı. Çin’le ilgili her türlü soru işareti rekor bombardımanında kaynatıldı, bu arada protez bacaklı atlet Oscar Pistorius’a “kendine avantaj sağlar” diye Olimpiyat yasağı koyanların, Speedo’nun köpekbalığı derisini modelleyen ve insanüstü hızları mümkün kılan mayolarına nasıl izin verdiği anlaşılamamıştı, ama olsun. Amerika da oyunlardan ne zamandır çekmediği o ajitatif spor filmlerinden birini çekecek kadar malzeme toplamıştı. Herkes mutluydu, spor kazanmıştı!

Phelps’in gerçekten “tüm zamanların en büyük sporcusu” olup olmadığına gelince… Bir gün Çekoslovakya’da bir işçi zorla fabrikanın spor takımına alındı. Bir yarışta ikinci gelince daha fazla koşmak istedi. Markalı sponsor ayakkabılarıyla değil, fabrika botlarıyla antrenman yapıyordu. 1952′de Olimpiyat’ta 5000 metre ve on bin metre yarışlarını rekor kırarak kazandı. Son anda kaydolduğu maratonda da yine Olimpiyat rekoru kırdı. Bu maraton, hayatında koştuğu ilk maratondu. Ünlü bir sporcu olduktan sonra Çekoslovakya Komünist Partisi’ne kaydedildi. Demokrasi kanadında yer aldı ve Prag Baharı’nda aktif rol aldı. İsyan Sovyet tanklarınca bastırıldıktan sonra partideki tüm görevlerinden azledildi ve uranyum madenlerinde çalışmaya zorlandı. O Emil Zatopek’ti. Phelps ve Başkan Bush kadar “havalı” değildi ama ölümünden seneler sonra bile hâlâ ilham vermeye devam ediyor.

Phelps’i gelmiş geçmiş tüm sporcuların tepesine koymadan önce insanlığa ne ilham verdiğini düşünmek gerekiyor. Sportif mükemmelliğin ve insanüstülüğün bize gerçekten ne kazandırıyor olduğundan emin olmak zor. Mükemmel ekipman, mükemmel çalışma yöntemleri ve uygun laboratuvar koşullarıyla Phelps’ten de ötesi çıktığında ne tepki vereceğimizi, ya da Phelps bir gün başarısız olursa elimizde ondan ne kalacağını bilemiyoruz.

Benim için bu oyunların en güzel anı Usain Bolt’un yüz metredeki finiş anıydı. Belki de yıllarca kırılamayacak bir rekoru, belki bir 9.50′yi kameralara Olimpiyat tarihinin en unutulmaz karelerinden birini vermek için feda etti. Jamaikalı sporcu “tadını çıkarmayacaksanız bu işi yapmayın” diyordu. “Tertemiz” rekorların belki de en “plastik” olmayan anıydı.

Yazdır

bağyan!*

August 10th, 2008 by dağhan

*Yakında Voleybol Magazin’de yayınlanacak yazımı gördüğüm lüzum üzerine burada da yayınlıyorum.

Ağzımızdan burnumuzdan Olimpiyat fışkırdığı bu dönemde, daha önce söz verdiğim üzere, başka bir konudan bahsetmek istiyorum. Benden Olimpiyat yazısı bekleyenler de üzülmesin, çünkü konuyla da ucundan kenarından ilintili.

Benim tüylerimi diken diken eden, her duyduğumda düzeltme ihtiyacı hissettiğim bir kelime var, maalesef spor camiasında da epeyce fazla kullanılıyor. Evet, başlıktan kopya çektiğiniz iyi oldu, “bayan” kelimesinden bahsediyorum. Tüm Türkçe dili içerisinde, bundan daha yanlış ve daha kötü niyetli bir kelime bulabilir miydik acaba?

Baştan altını bulabildiğim en kalın kalemle çizerek başlayayım, doğrusu “bayan” değil, “kadın”dır.

Bana itiraz edenler olacağının farkında olarak hemen konuyu irdelemeye başlıyorum.

Öncelikle “bayan” kelimesinin kullanımı dilbilgisi bakımından yanlış. Çünkü “erkekler-bayanlar” diye bir ikileme olmaz, bu elmayla armudu toplamaktır. “Erkek”in karşılığı “kadın”, “bayan”ınki “bay”dır. Yani eğer “Baylar Voleybol Ligi” demiyorsak, “Bayanlar Voleybol Ligi” de diyemeyiz. Dersek, Türkçe katliamına girer. Mazallah kelimeler arkamızdan kovalar. Ayrıca anlamsal olarak da hatadır, “erkek” bir cinsiyet ifade eder, “bayan” ise “kadın”ın aksine etmez. İnsanların cinsiyetlerinden, cinselliklerinden bu kadar korkmanın anlamı yok. Erkek, erkektir; kadın da kadındır, nokta.

İkincisi, Türkçe’ye çevirdiğimiz turnuva isimlerine bakalım. “Women’s Champions League”, Türkçesi “Kadınlar Şampiyonlar Ligi”. Eğer “bayanlar” olması istenseydi “Ladies’ Champions League” denirdi. Ama ne hikmetse çevirirken “bayanlar”! Hakikaten de bayıyor çoğunlukla! Diyelim ki böyle çevirdik, dünyanın en muhafazakar turnuvası Wimbledon hakikaten de “Ladies” diyor (erkeklere de “baylar” anlamında “Gentlemen”). “Women”i “bayanlar” diye çevirdik, o zaman “ladies”e ne diyeceğiz? “Hanımefendicikler”? “Minyon hanımcıklar”? Başka önerisi olan?

Gelelim, neden kadınlar için bu saçma kelimeyi kullandığımıza. İşte zaten durumun can sıkıcı hâl aldığı nokta burası. “Bayan” kelimesine alışkın okuyucular şimdi diyecek ki “kibarlıktan”. Ben de o zaman şunu soracağım. “Kadın” ayıp bir kelime midir? Eğer öyleyse karşılığı olan “erkek” neden ayıp değil? Kadınla erkeğin eşit olduğu bir ülkede yaşadığımız iddiasında değil miyiz? O zaman kadının ismine bile bu tahammülsüzlük niye? Yoksa rahmetli Duygu Asena’nın dediği gibi “kadının adı yok” mu? Adı olması için yumuşatıp “bayan” dememiz mi gerekiyor? Bence asıl kibar olmama hâli, asıl düşüncesizlik budur. Üstelik işin komiği, bunu kadınların kendisi de yapıyor.

Bu konudan muzdarip yönetmen Orkide Üskül’e biraz kulak verelim: “’Dünya Bayanlar Günü’nü kutladığınızı, giden sevgiliye Tanju Okan’ın “Bayanım” şarkısı eşliğinde ağladığınızı, meyhanede “Aşk gibi, sevda gibi huysuz ve tatlı bayan” eşliğinde efkârlanıp rakılarınızı içtiğinizi düşünün.” Olacak iş mi, değil!

Biz Eurosport’ta “bayan” kelimesini kullanmıyoruz. Pekin’den itibaren bunu bir ilke hâline de getirdik ve kadın derneklerinden kutlamalar aldık. Ben de etkisi ne olur bilmem ama okuyucularımı, izleyicilerimi fırsat buldukça ikna etmeye çabalıyorum. Kadın voleybolcuları izliyoruz, seviyoruz. Hayran olduğumuz insanların cinsiyetinden utanma hakkımız var mı? Neslihan Darnel’i, Yoshie Takeshita’yı, Luba Kılıç’ı seviyoruz; ama kadın olduklarını düşünmemeye çalışıp “bayan” diyoruz. Bu haksızlık değil mi?

Kadının adı var! Söylemekten korkmayın!

Olimpiyatlar sırasında tekrar görüşürüz…

Yazdır

koza*

August 4th, 2008 by dağhan

Şöyle bir geriye bakıp düşündüğünde bu dünyayı hiçbir zaman o kadar da fazla tutmadığını fark etti, ki aslına geriye bakmasına da gerek yoktu, bugünü de aynı manzarayı sunuyordu. Yakın arkadaşlarına bundan bahsettiğinde “başka yaşanacak yer mi var?”dan başlayıp “o zaman Mars’a git”e kadar uzanan cevaplar alıyordu. Mars’a gitmek o zamanlar da bir hayli külfetli bir iş olduğundan başka çareler aramaya başladı. Zen ile ilgili kitaplar aldı, astral seyahat denedi, olmayınca bu sefer konvansiyonel seyahat yöntemleri kullanarak mistik mekanları ziyaret etmeye başladı. Son çare olarak de Taksim’de hep ilânlarını gördüğü ama hiç ciddiye almadığı bir gurunun seminerlerine yazıldı. Orta yaşa, kınalı saçlara ve haddinden de tiz bir sese sahip olan Guru Hanım, her semineri takip eden üç gün boyunca beynini teslim alan baş ağrılarına yol açtığından ve seminerler de baş ağrısı alışverişi için biraz pahalıya mâl olduğundan, evde kalıp meditasyon yapmaya başladı. Ancak her meditasyon seansı sırasında aklına eski bir şarkı takılıyordu ve onu olmadık yerlere götürüyordu. “Eller, eller, eller”in son seansı ele geçirmesinden sonra bu yöntemi de bir kenara bıraktı. Dünyayı hâlâ sevmiyordu, huzur bulma çabaları ise onu iyiden iyiye huzursuz yapmıştı. Başta Mars’a gitmesini öğütleyenler olmak üzere arkadaşlarıyla da arayı fena hâlde soğutmuştu. Tuhaf bir şekilde, bu ona hiç de kötü gelmedi.

Artık evden çıkarken cep telefonunu yanına almamaya başlamıştı. Bir süre sonra telefonun nerede olduğunu unuttu. Bir gün lazım olduğunda bulabilmek için ev telefonundan cep telefonu aramak istediğinde telefonun şarjı çoktan bitmişti. Ev telefonunu da tekrar şarja koymadı, madem telefonsuz kalacaktı, bari tam olsundu.

İş yerinde beraber çalıştığı insanlarda da daha az konuşmaya başladı. Aslında hep konuşkan biri olarak tanınırdı. Annesinin diz ağrılarından tutun da, ne zamandır kız arkadaş bulamadığına kadar envayi çeşit konu iş arkadaşları tarafından ezbere bilinir, çoğunlukla alaya alınır ama kâle alınmazdı. Bu insanlarla daha az konuşmaktan da şikayetçi olmadı. Çoğu kez dışarıdan sanki sessizce dinliyor ve insanlarla ilgili gözlemlerini sinsice kaydediyor gibi görünüyordu, oysa ki konuşulanları sadece bir uğultu olarak duyuyordu ve hiçbir şeyi kaydetmediği gibi aklında kalanları da çabucak zihninden siliyordu.

İnsanlarla daha az iletişim kurmaya başladığından beri daha sakindi. Sabahları portakal sıkmaya üşenmiyordu, ekmeğini de kızartarak yiyordu. İşe geç kaldığında arkasından konuşulacakları ya da yüzüne söylenecekleri umursamıyordu, ne söylenirse söylensin, nasılsa cevap vermiyordu. Zaten konuşmadığından beri onunla konuşmak isteyen de kalmamıştı. Bunları düşünmek genellikle makineye iki dilim daha ekmek koymasına yol açıyordu. Kilo almaya başlamıştı (ki genelde zayıftı, annesi bir gün zâfiyet geçirmesinden korkardı), yüzü toparlamıştı, kendini daha sağlıklı hissediyordu.

Kendi dünyasıyla olduğu gibi dış dünyayla da bağlarını koparıyordu yavaş yavaş. Evdeki televizyonun tüpünü, ekranını ve bütün o teferruatını söküp, kalan boş kutuya toprak doldurdu, içine yonca ekti. Yoncayı takip etmek üzere televizyondan boş kalan yere koydu, televizyonun öksüz kalan kumandasını da bir korkuluk gibi toprağa dikti.

İşten dönerken eve tuhaf şeyler getirmeye başlamıştı. Eski bir BMX bisikletin arka tekerleğinden sarkan kopuk fren telleri, patlak bir plastik top, 1988′in Ağustos ayından kalma bir gazetenin spor ilâvesi, Nora marka bir boş kasedin içi yeşil tükenmezle yazılı kartoneti ve bunun gibi başka birçok şey. Hepsini bir yere yığıyordu, yonca saksısının sol arkasında kalan bir yerde bütün o ıvır zıvır sessizce birikiyordu. Sabahları tereyağlı ekmeklerini portakal suyu eşliğinde yerken uzun uzun o yığına bakıyordu.

Lacivert renkli bir espadril ayakkabının sol tekini eve getirdiği gün, birden bir tuhafiyeye dalma ihtiyacı hissetti. Misina sordu, vardı. Hemen altı makara aldı. Evine hızlı adımlarla dönerken yerdeki Elvan Gazoz kapağını ıskalamadı, cebine attı. Eve gider gitmez soyundu, çırılçıplak kaldı, misina makarasının ucunu delicesine ısırmak suretiyle koparıp misinayı özgür bıraktı, yerdeki yığına saldırdı. Büyük parçaları misinayla birbirine bağlıyordu. Bağlanamayacak gibi ya da çok küçük parçaları ise araya sıkıca tıkıştırıyordu. Yarım daire şeklinde bir yapı örmeye başladı bu şekilde.

Saba marka televizyonun boş kutusunu eve getirdiği akşam, ördüğü yarım daire artık boyunu aşmıştı. Kahvaltı ettiği sandalyeyi alıp içine koydu. Sabahları burada oturmaya başladı. İşe artık iyice geç gidiyordu, kimse onunla konuşmaya cesaret edemediği için kovamıyorlardı. Ofise gidiyor, on beş dakika oturduktan sonra kalkıp öğle yemeği yiyordu. Akşamüstleri ise erken çıkıp sahafların ve bir pazarlarının yolunu tutuyordu. Ferdi Özbeğen plağı, eski Sovyet banknotları, TV’de 7 Gong Dergisi derken yarım daire tam bir küreye dönüşmeye başlamıştı. Sandalye içeride kalmıştı, artık sığabilmek için bağdaş kurmak durumundaydı. Kürenin içine güçlükle girebiliyordu, ek yerlerinin açılmaması için son bölümde çift kat misina kullanmaya başlamıştı. Misinalarına olan yoğun talep tuhafiyecinin tuhafına gidiyordu ama sesini çıkarmıyordu, belki yasaktı tuhafiyecilerin tuhaf olaylara yorum yapması. Son defasında misinanın yanında rafların en tozlu köşesinde dikkatini çeken Parizyen Müjde çoraplardan altı paket aldı, tuhafiyeci yine de konuşmadı.

Artık iyiden iyiye kapanan küresine girip sandalyesine tüneyebilmek için lambada eteğinin altından geçmesi gerektiği gün, yine işe geç gitti. Masasına hiç uğramadan yemeğe indi. Çorbasını ve patlıcan musakkasını aldı, cebine zulaladığı portakal suyu şişesini çıkardı. Boş bir masa bulup herkese sırtı dönük şekilde oturduğunda, köşedeki bir teneke kutunun önüne çömelmiş bir kız gördü. Eğilip bakma ihtiyacı hissetti. Kız, yağ tenekesinden Salat etiketini söküyordu. Bu manzarayı izlerken eli titremeye başladı, yine de kızın etiketi tamamen sökmesini bekledi, bu sırada portakal suyunu dikledi. Kız etiketi söküp ayağa kalktığı an, tepsinin üzerinden fırlayıp kızına yanına koşturdu, yarısı içilmiş çorba ve ucundan dürtüklenmiş musakka birbirlerine girdiler. Kıza dokundu, “kozamı görmelisin” dedi. Elele tutuşup eve koşmaya başladılar. Yolda kimse konuşmadı, yalnızca duvardaki Limasollu Naci Dil Kursu reklamını sökmek için durdular.

Eve geldiklerinde doğruca kozaya koştular, adam her zamanki gibi soyunmaya başladı, kız da sanki bu ritüeli önceden biliyormuşçasına ona katıldı. İkisinin de gereğinden fazla beyaz olan tenleri kozanın metalik parçalarından parlıyordu. Kız kozanın açık kalan kısmına eğilmiş, pancurlu bir gözlüğü tutturmaya çalışırken, adam arkasından yaklaştı ve ensesini ısırdı, kanatırcasına hem de. Kız bağırmadı, ama acıdan sendeledi ve yere, artık büyümüş olan yoncalarla kozanın girişi arasına devrildiler. Sessiz ve tutkulu bir sevişme vuku buldu.

Kız, o geceden sonra evden ayrılmadı, adam da bir daha işe gitmedi. Dokuz ay kadar sonra bir çocukları oldu, yoncalar da artık iyice büyümüştü. Kız, kozanın alt kısmı için buldukları Belissima Dergisi’nden gördüğü modelle üçgen bir dantel örtü yaptı, kozanın üstüne serdi. Çocukları büyüyünce bir köpek aldılar. Köpek, koza için malzeme toplamaya çıktıkları bir gün evde yalnız kaldı, gitti yoncanın üzerine işedi, yoncalar öldü, saksıyı atmadılar. Köpek de sonradan komşunun attığı zehirli etleri yiyip vefat etti. Adam ile kız portakal bahçelerinde çalışmaya Antalya’ya gittiler. Çocukları junkie oldu, bir daha kimse haber alamadı. Koza ise yalnız kaldı, bir daha da kimseyle konuşmadı.

* fi tarihinde köstebek isimli bir e-dergide yayınlanmıştı. derginin izleri sanal alemden öte aleme geçiş yapınca tekrar buraya koyma ihtiyacı hissettim.

Yazdır

arkadaş telefon

July 22nd, 2008 by dağhan

Telearkadaş’a hoşgeldiniz. Lütfen telefon numaranızı tuşladıktan sonra yıldız tuşuna basın ve size verilen şifreyi girin”

Burası yalnız bir şehir. Herkes ortalığa döküldüğü zaman milyonlarca kişilik dev bir kitle gibi gözüküyorsunuz. Ama aslında bilmem kaç milyon yapayalnız insandan başka bir şey değilsiniz. Tanıyabileceğiniz, sevebileceğiniz ya da nefret edebileceğiniz milyonlarca insanla hiç konuşmadan aynı havayı soluyorsunuz. Etrafınızda çok az insan var ve onlar bile sizi pek sevmiyor.

Şifreniz kabul edildi. Bir kullanıcıya bağlanmak için lütfen dokuza basınız ve bekleyiniz.”

Bu şehirde hepiniz üçüncü sayfa adayısınız.

Bir gün başınıza bir şey gelme ihtimali çok yüksek ve bu olduğunda yine büyük ihtimalle etrafınızda sizi tanıyan kimse olmayacak. Büyük finali ani ve sönük yapacaksınız. Perdeyi indirmek için bile kimse umursamayacak.

Cesedi sahile vurdu.”

Kokudan şüphelenen komşular polise haber verdi.”

Morgda ancak üç gün sonra teşhis edildi.”

Siz aslında milyonlarca gazete kupüründen başka bir şey değilsiniz.

Oysa hepiniz konuşmak istiyorsunuz. Hepiniz kendinize göre çok ilginçsiniz. Üstelik hepiniz herkesin sizi beğeneceğinden çok eminsiniz. Ancak bu şehir sizi izole ediyor, birbirinizin üzerinden pvc kaplanmış gibi kayıyorsunuz. Her gün yalnız ölüyorsunuz, yalnızca beyninizin bunu idrak edip ayak uydurması yıllar alacak.

Alo!”

Evinize geliyorsunuz. Sabah bıraktığınız gibi. Hiçbir şey yerinden oynamamış. Her gün evden çıkarken prizleri yerinden oynatmayı, ocağı ya da suyu açık bırakmayı düşünüyorsunuz. Sırf bir değişiklik olsun diye. Ofiste telefonunuz çaldığında biraz heyecanlanın diye.

Eviniz havaya uçtu.”

İtfaiye dar sokağa giremedi.”

Abi, alt kattaki yabancı kadının evini su basmış.”

Bunların hiçbiri olmuyor. Zaten hayatınızda hiçbir şey olmuyor. Bunalmanızdan bile kimsenin haberi yok. Sırf biriyle konuşmak için eve yemek söylüyorsunuz. Hep aynı, yeşil zeytinli soğanlı pizza. Etsiz olsun, çünkü biriyle konuşmak için hayvan öldürmenin anlamı yok; hep aynısı olsun, böylelikle servis elemanları sizi hatırlar. Siz hep on lira verip üstüne iki lira alan adamsınız.

Merhaba!”

Gece yalnız kaldığınızda konuşacak birini bulmak aslında zor değil. Yalnızca eskiden tanıdığınız insanlarla konuşmak sıkıcı, ya da riskli. Hayatı kötü giden yalnızca siz olabilirsiniz, bunu öğrenmek istememek en doğal hakkınız. Eski kız arkadaşlarınızın numaralarını hiç atmıyorsunuz ama aramak aptallık olur. İnkar etmeyin, bunu daha önce yaptınız, telefonu açan erkek çıkınca suratına kapattınız, bu son denemeniz oldu. Artık rastgele numara çevirmeyi bile yeğ tutar oldunuz. Kutlarız, biz o rastgele numarayız!

Selam, nasılsın? Benim adım Dilara.”

Biz her gece siz izole insanları birbirine bağlıyoruz. Ne yapacağınız size kalmış. Bizde her türlü bilginiz var, ama karşınızdaki bunu bilmeyecek. Tercihinize göre üniversite sınavına girecek tiplerle konuşup yüksek mühendis olduğunuzu söyleyebililrsiniz, ya da sizden beş yaş küçük kızlara hayatınızla ilgili türlü palavra sıkabilirsiniz. Biz buna karışmayız. Ama sizi, karşınızdakini ve doğal olarak bizi üzecek bir şey yapmaya kalkışmayın. Tekrar hatırlatalım, bizde her türlü bilginiz var. İmzaladığınız sözleşmeyi okuduysanız -ki okumadınız- size neler yapabileceğimizi bilirsiniz. Karşınızdaki sizinle adam gibi konuşurken eliniz olmadık yerlere gitmesin, ilk derin nefesi verdiğiniz an kapınızda biteriz. Okumadan imzaladığınız belgeler arasında bir feragatname de var. Telearkadaş hizmetini kullanırken kazara ağzınız burnunuz dağılırsa şikayetçi olamıyorsunuz.

Nasılsın Dilara, ben Murat.”

Onun Dilara olmadığını biliyorsunuz, zaten siz de Murat değilsiniz. Olsun, en azından artık yalnız değilsiniz. Tahminen ikiniz de ne kadar zeki, ne kadar çekici olduğunuzu, ne kadar çok şeyle ilgilendiğinizi birbirinize kanıtlamaya çalışacaksınız. Hepsi yalan, ama sorun değil. Yavaş yavaş buluşma ihtimali zorlanacak. Olası bir buluşmada yatma imkanı var mı, imalı sorularla denenecek. Dozunu kaçırmayın, söylediklerimizi hatırlayın.

Hiç geceyarısı sinemaya gittin mi?”

Telefon kapandığı an Telearkadaş’ın sorumluluğu sona erer. Çok iyi avukatlarımız var, sistemin sağlıklı işleyebilmesi için her türlü önlemi aldık. Telefon konuşması bittiğinde bizim için de her şey sona erer. Güvenliğiniz için konuşmalar kayıt altına alınmaz. Bunun böyle olmasını da siz kabul etmiştiniz.

Gözü dönmüş M., D.’yi pompalı tüfekle vurdu.”

Bu şehirde herkesin yalnız olmasının bir nedeni var. Çünkü herkes herkesten korkuyor. Ve bunda da haksız sayılmazlar.

D., M.’nin kolunu buzluğa saklarken yakalandı.”

Herkesin herkesten ödü kopuyor. Herkes, herkes için potansiyel bir tehlike.

M., D.’yi haşlayıp yedi.”

Bu şehirde hepiniz üçüncü sayfa haberlerisiniz.

Kocasını kıskandırmak isteyen D., M.’nin on sekiz yerinden bıçaklanmasına neden oldu.”

Bundan korkmadığınız için, ya da canınıza tak dediğiniz için bizi aradınız. Bunun olabileceğini başından beri biliyordunuz. Bu şehirde yeni tanıştıklarına güvenenlerin ya umutsuz, ya ruh hastası, ya da ikisi birden olduğunun farkındaydınız.

Yavaş yavaş öldüğünüzü biliyordunuz. Biz size yalnızca bir şans verdik. Her halükârda çektiğiniz işkence bir son buldu.

Telearkadaş’ı aradığınız için teşekkür ederiz. Lütfen telefonunuzu kapatmayı unutmayınız.

Yazdır

başka bir adamın yedeği : vikash dhorasoo *

July 2nd, 2008 by dağhan

Vikash DhorasooTarih çoğunlukla yalnızca kazananları yazar. Ama anlatılan hikâye aslında kaybedenlerin hikâyesidir. Çünkü insan beyni kaybettiklerini ya da en azından kaybetme hissini asla unutmaz. İnsanın yaşama tutkuyla sarılması bile aslında onu kaybetmekten korkmasındandır. Futbola olan tutkumuz, acaba gerçekten ve tamamen zaferlerin tadından mı, yoksa midemize yumruk gibi inen yenilgileri unutamadığımızdan mı?

Bilmemkaçıncı dakikada, üstelik Zidane oyundan çıkıyor. İnsanlar Ribery’i bekliyor, başkalarını bekliyor, senin dışında başka birini bekliyor, kim olursa olsun. Sen oyuna giriyorsun, insanlar ıslıklıyor. İşin garip yanı, stadyumda beni ıslıklayan insanlar tanısam çok seveceğimi bildiğim insanlar. Mahallelerinde sıradan hayatlar yaşayan, olağanüstü yetenekleri olmayan insanlar. Ben sahada onları savunuyorum. Politik olarak, sosyal olarak, ne derseniz deyin, ben onları savunuyorum. Belki bir paradoks ama beni ıslıklamaları onları savunmamı engellemiyor.”

Yıllar sonra bir gün İstanbul’da oynanan efsane Milan-Liverpool finalini izleyenlerin kenarda otururken görüp “kimdi yahu bu herif?” diye soracakları ve ismini bir türlü doğru düzgün hatırlayamayacakları adam Vikash Dhorasoo. O günkü üzüntüsü bile anonim, Maldini’nin, Kaka’nın, Shevchenko’nun ağlayan yüzlerinin arkasında bir yerde, buğulu beyaz bir fonda bir uğultu sadece. Yine Almanya’daki Dünya Kupası’nda final maçının figürasyonundan yine Vikash sorumlu. Zidane’ın veda maçında ne oyuna giriyor, ne de Trezeguet gibi penaltılarda topu direğe vurup Raymond Domenech’in kara listesine. Yine de sessiz sedasız, kimsenin haberi olmadan tarihe izini bırakıyor Vikash. Büyük bir şey değil belki, bir çocuğun ya da bir sokak köpeğinin ıslak çimentoya ayağını basması ve artık kaldırımın tarihinin bir parçası olması gibi.

Substitute (Yedek), Vikash Dhorasoo’nun 2006 Dünya Kupası’nda Fred Poulet’ye birlikte çektiği filmin adı. Poulet turnuva başında Vikash’a Super 8 kamera kullanmayı öğretiyor, bir de ses kayıt aleti veriyor (“aynı anda çalıştır, çünkü Super 8 ses almıyor”). Filmde Vikash çoğunlukla yalnız, maç görüntüleri yok, başka oyuncular nadiren gözüküyor. Yakın zamanda izlediğimiz neredeyse pornografik sayılabilecek kadar takıntılı “Zidane” belgeseli gibi oyuncunun ayaklarına, gözlerine doksan dakika boyunca bıkıp usanmaksızın zoom yapmıyor. Aksine tam bir genel plan belgeseli; Vikash, Fred’in çektiği görüntülerde hep atmosferin bir parçası, kendi çektiği görüntülerde ise zaten yok, tabii aynanın önünde durmuyorsa. Tıpkı Dünya Kupası’nda Zidane’ın arkasında durmadığı zaman insanların görmediği gibi.

Millî takımı bırakıyorum. Çağrılırsam reddetmem ama artık isteğim kalmadı. Bırakıyorum çünkü insanlar da artık benim orada olmamdan bıktı”.

Vikash, millî takımdan istifa etmişti, bir yıl sonra ise Paris St. Germain’de “işine son verilecekti”. Yıldız olmaktansa sahada hayattan biri olmayı tercih etmişti, işine de öyle son verildi, “kontratı fesh edilmedi”, kendisini stadyumda ıslıklayan fabrika işçisi gibi yol verildi kendisine. Bir yıl sonra Livorno’da futbolu bıraktı. Milan’da oynadı, Lyon’da oynadı, Bordeaux’da, Fransa Millî Takımı’nda oynadı ama hiç yıldız olmadı. Futbol kariyerinde yıllarca eşcinsellerin haklarını savundu ama seçimlerde destek verdiği Paris’in gay belediye başkanı Delanoe onunla tanıştığında doğma büyüme Normandiyalı Vikash’a Fransızca bilip bilmediğini sormuştu. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın görünür olmayanlardan biriydi Vikash, tıpkı pekçoğumuz gibi. Kendi filminde bile diğerleri gibi hatıra fotoğrafları çeken biriydi, o kadar.

Vikash Dhorasoo hepimiz için oynadı, adını hatırlayamayalım diye. O yalnızca “başka bir adamın yedeğiydi”, The Who’nun dediği gibi…

1998′deki çocuklar kendilerini zafer konseptiyle meşrulaştırdılar. Ancak bir şeyleri bilme ve söyleyebilme hakkı yalnız onlara ait değil. Bu yüzden ben kaybeden Fransa’yı savunmayı tercih ediyorum. Ben başarısızlığa inanıyorum. Eğer 1998′dekiler iktidarı eline alacaksa, bu kaybedenlerin varolma hakkının olmadığı anlamına gelir.”

* verkac.org’da yayınlanmıştır. http://www.verkac.org/?p=2594

Yazdır

‘sen en güzel duyguların katilisin’ *

June 26th, 2008 by dağhan

Millî takımlar biraz sorunlu varlıklar. Eğer ulusla aranız çok sıkı fıkı değilse, ulusal takımla bağ kurmakta biraz sıkıntı çekebiliyorsunuz. Bir şeyleri paylaşmıyorsanız “bizim oranın çocukları” olmaları bazen desteklemeniz için yetmiyor. Ben Fatih Terim’in “yetersiz milliyetçi” olarak isimlendirdiği insanlardan biri olarak bu sıkıntıyı çok yaşadım. Millî takım nadiren içime sinmiştir, nadiren içten desteklemişimdir. Ya yaratılan milliyetçi hezeyandan canım sıkılmıştır ya da oynayan oyuncuların kafa yapıları hoşuma gitmemiştir. Mesela, belki dedeleri Cezayir’de neler yapmış bembeyaz çocukların sırtına “Zidane” yazılı formayı giydiren, politikada ve medyada reva görülmeyen temsiliyeti sokakların farklı renklerdeki çocuklarına sağlayan Fransa takımını hep sevmişimdir. O yeşil sahaya çıkabilmek için dikenli tellerden atlamak zorunda kalan Filistin ve Lübnan gibi takımları da…

Ben Avrupa Şampiyonası’nda oynanan Türkiye-Almanya maçında çok üzüldüm, çok çok üzüldüm. 2002’de Lefter’le beraber ayrı bir yere koyduğum İlhan o golü attığında ne kadar sevindiysem, bu sefer de o kadar kahroldum.

Çünkü bu takım, son üç maçtaki mucizelerden de güzel ve epik bir maç oynadı o gece. Hollanda’yı sahadan silen Rusya’ya haksızlık olmasın ama kırmızı formalı takım ilk yarı herhalde bu turnuvada oynanabilecek en güzel futbolu oynadı. Bu futbola karşı bile sahadan mağlup ayrılmayacak tek bir takım olabilirdi, şansa karşıda o takım vardı. Maçı da kazandılar zaten.

Almanları ilk ve son tutuşum
Hayatımda hatırladığım ilk büyük kupa Meksika 1986’dır. O zaman Almanları tuttum, bir daha da tutamadım. 1990’da Kamerun ve son birleşik Yugoslavya elenirken onların kupayı almasını hazmedemedim. Sonra 1996’da aynı hissi tüm zamanların en sevimsiz golcülerinden Bierhoff, altın golü attığında yaşadım. Daha sonra 1982’deki o güzelim Cezayir’e karşı neler yaptıklarını, dünyanın en utanç verici maçını nasıl ayarladıklarını öğrendim. 2002’de Kore’ye, 2006’da Arjantin’e olanları gördüm, ikisi de güzel oynadı ve Almanya’ya kaybettiler. Ben büyüdüm kocaman oldum, Almanların turnuvada insana sıcak gelebilecek tüm takımları eleme huyu hiç değişmedi. O küçücük profesyonel faulleri, itip kakmaları, hiç oynamadan attıkları golleri hiç değişmedi. Hani çocukken sahilde kumdan kale yaparsınız da, sinir bozucu, şımarık bir çocuk gelir tekmeler ya, işte futbolda Almanya odur benim için. O gece kırmızı formalı çocuklar çok güzel bir kale yapmışlardı, kenarına gazoz kapaklarından süsler, dondurma çubuklarından bayrak direkleri koymuşlardı. Sahilden koşa koşa geldi, tam ortasına ayağını basıp kahkahalar atarak gitti o uyuz çocuk.
Yanlış anlaşılmasın, tepkim Alman halkına değildir. Aksine, Almanya’daki Türkler ve Almanlar harika bir birarada yaşam sınavı verdiler. Tribünlerde üç çizgili bayrağın kırmızısına yerleştirilmiş ay-yıldızı görmek için bile şu maçı yaşamaya değerdi. Hasreti olduğu için Türkiye’yi, evi olduğu için Almanya’yı seven Türkler ve yine evi olduğu için Almanya’yı, arkadaşlarının içinde bir parça olduğu için Türkiye’yi seven Almanlar. Biz dünyanın en cömert topraklarında yüzlerce yıldır beraber yaşayarak bile hâlâ birbirimizi dışarı itmeye çalışırken bir elinde döner, diğer elinde bira tutan Alman arkadaşa nasıl kızabilirim ki? Ama çocukluğumdan beri sevdiğim tüm takımlar Almanya tarafından eleniyor ve ben üzülmekten başka bir şey yapamıyorum.

Alman takımını sevmeyişimin nedeni, zayıf parmaklı çocukların da kumdan kalelerinin güzel olabileceğini kanıtlamasına izin vermemesi. Oysa o kaleler, o çocuklar için pahalı oyuncaklardan çok daha değerli ve onlar da biliyor ki hiçbir kale uzun süre dayanmayacak. Yalnızca bir süre için bir şeyi başarmış olmanın tadını hissetmek, sahile ulaşan ilk büyük dalga gelinceye kadar, yalnızca bu kadar. Biliyorum ki, bu kırmızılı çocukların yaptığını hemen Çanakkale’ye, Dumlupınar’a benzetecekler. Viyana’yı kuşatan üçüncü kuşak Osmanlılar’dan tutun da, ürkmüş Avrupalılara korkunç bakışlar savuran Türko’lar diyecekler. Oysa ben, onları zayıf parmaklarıyla kumdan kaleler yapabileceklerini düşündükleri için sevdim.
Ama futbol, 22 kişiyle oynanan ve sonunda Almanların en güzel duyguları katlettikleri bir oyundur.

* Radikal 2′de yayınlanmıştır. Link

Yazdır

oradaymışçasına ahkâm notları *

June 19th, 2008 by dağhan

EURO 2008′de grup maçları tamamlanıp, her takımı üç kez seyrettiğimize göre akademik ahkâm kesme sınırını geçmiş sayılırız. Bence bu turnuvanin anahtarı, şu ana kadar gençlik ve kontrataklar oldu. Bu iki unsurun ikisine birden sahip olan takımlar turnuvanın en iyi takimlari oldu; Hollanda, İspanya ve Portekiz gibi. Birine sahip olanlar da iyi kötü devam ettiler; Hırvatistan’ı, Almanya’yı, hatta defansını gençleştiren İtalya’yı bu kalemde saymak mümkün. İkisi de olmayanlar ise evlerinin yolunu tuttular. Bu turnuva, bir yaşlı takımlara, bir de ağır defanslara hiç acımadı. Sanırım defansının arkasına top sarkıtıp da sağ kalabilen bir bizim takım var, bunun da ne türlü mucizelerden sonra olabildiğini biliyoruz, ki dikkat ederseniz bizim kader golleri de hep tek pasta ve defansın arkasına sarkarak…

Bence turnuvanin en can sıkıcı takımı Polonya, Fransa burun farkıyla ikinci. Yunanistan’ın sevimli olmasa da bir sistemi var, bu sefer üstteki nedenlerden dolayı tutmamış olsa da. Fransa ile Polonya’nin ise ne oynadığı pek belli değildi. Zaten Fransa son iki haftadaki hazırlık maçlarından beri iki maç üstüste aynı dizilişle oynamış değil.

Turnuvanın en şanslı takımı kategorisinde ellinci kez üstüste ödül İtalya’nın. Mutu penaltı kaçırdı, Ribery sakatlandı, Abidal atıldı, De Rossi’nin serbest vuruşunu Henry kendi kalesine gonderdi, Hollanda yedek takımla Romanya’yı yendi. Bu kadar şey kimin başına gelse tur atlar, ki korkarım İspanya’yı da eleyecekler. Diğer taraftan biz de az değiliz hani, yağmurun şak diye durması, Arda’nın şutunun defansın ayağından sekmesi, Cech’in yumurtası…

Bu turnuvada en cok sevindiğim olaylardan biri Rusya’nın elenmemesi oldu. “İlk iki maç Pogrebnyak ile Pavluychenko idare eder, Arshavin’in cezası bitince Pogrebnyak’la ikisini oynatırım” diyen Hiddink bir anda Pogrebnyak’in sakatlığı sonrası elinde Pavluychenko’yla kalakaldı. Hucuma destek versin diye koyduğu Sychev, Bystrov ve hatta Torbinsky varla yok, hatta yokla yok arası bir oyun oynadılar. Ancak Rusya’yi iki şey kurtardı; Arshavin’in dönüşü ve çift forvete geçiş, bir de Yuri Jirkov (evet Zhirkov yazılıyor, ama böyle okunuyor) denen müthiş adam. Jirkov bence bu turnuvanın en iyi oyuncusu, biliyorum Cristiano Ronaldo da çok iyi ama Portekiz onsuz da kazanabiliyor.

Turnuvanın en kötü teknik direktöru olarak üç ismi aynı nedenlerden dolayı vereceğim: Domenech - Rehhagel - Lagerback. Birincisi, bu kadar yaşlı bir kadroyla gelmek zorunda değillerdi, tamamen kendi seçimleri, kadroya alabilecekleri cok iyi genç oyuncular vardı. Yunanistan’da bütün sene Dellas’la çok iyi anlaşan ve İngiliz külüplerinin peşinde dört döndüğü AEK’li Papastathopoulos ve Panathinaikos’un süper yeteneği Ninis, yine PAO’lu Papadopoulos, hatta Olympiakos’lu Mitroğlu kadroya alınabilirdi. Aynısı Fransa’da Hatem Ben Arfa, Mathieu Valbuena ve Philippe Mexes için geçerli. İsveç’te ise 37 yasindaki Larsson’a yer açmak icin kabak Kennedy Bakircioglu’nun başına patlatıldı. Zaten Lars Lagerback’de “beşleri de mezun edeyim de, öyle emekli olurum” diyen ilkokul öğretmeni havası olduğunu farketmemek mümkün değil. Üç teknik adamın 23 kişi arasında yaptıkları ilk on bir seçimleri de aynı derecede başarısız. Fransa bu konuda başı çekiyor; son maçta Domenech, Samir Nasri’yi 16 (evet, on altı!) dakika oynatarak (10′da aldı, 26′da çıkardı) bu konuda çıtayı ulaşılmaz noktalara koydu. Evra, Benzema ve Clerc de yine devletlûmüz tarafından turşusu kurulan isimler oldular. İsveç’te Kallström - Rosenberg ikilisine ve yer yer Elmander’e yazık edildi. Yunanistan’da ise Aris’te ucani kacani kurtaran Kostas Halkias ve Charisteas’ın gol de atabileni Yorgos Samaras hâlâ inanamadığım şekilde oynatılmadılar. Bu üç takımın zımba gibi Hollanda, İspanya ve Rusya tarafından tarumar edilmemesi sürpriz olurdu. Turnuvanın bu en yaşlı üç takımı tez elden emekli edildi.

EURO 2008′in en gergin takımı Almanya. Ballack ve Schweinsteiger’in ikinci maçta yaptıklarına Avusturya maçinda Löw de eklendi, nitekim cezayı da aldı. Her sıkıştıklarında hırçınlaşacaklarsa işleri zor. Bu sefer karşılarında sinirlerini aldırıp gelmiş bir Portekiz var. Scolari basın toplantısında “adamlarin boyu 1.90, benimkilerinki 1.20, hangi birini nasıl tutayim” diye dalga geçecek kadar eğlenceli bir adam (bakmayın tersine denk geldiğinde yumruğu patlattığına). Üstelik Ronaldo bile sakin, zaten bu sene sakin olmayı öğrenemeseydi herhalde ManU onu Tibet’e kiralık gönderecekti. Turnuvanın en gergin adamları ise Domenech, Ballack, Henry ve Fatih Hoca olsa gerek. Domenech ve Terim basınla, Ballack ve Henry ise hakemle ilişkiler konusunda jüri özel ödülünü hakettiler.

Turnuvanın en güzel gruplarının B ve C olacağı tahmin ediliyordu, bizim grup B Grubu’nun önüne geçti. Güzel oynayan Portekiz ve doksan dakikalık işi üç dakikada yapmaya kalkıp, bir de üstüne başaran Türkiye sayesinde en şenlikli grup A Grubu oldu. B Grubu’na Fransızlar’ın nefis dergisi So Foot, “Groupe B(idon)” (dandik grup) demiş, katılmamak mümkün değil. “Bu grubu bir tek Avusturya bozar diyorduk”, rezil olmamak için o kadar didindiler ki, grubun şanını onlar kurtardı. Keşke Vastiç yerine Habsburg dönemini hatırlamayan bir golcüleri olsaydı da gruptan çıksalardı. D Grubu ise finali Rusya-Isveç maçıyla yaparak durumu kurtardı, elemelerde tavan yapan İspanya-İsveç de yine çok kötü değildi. C Grubu’nun finali bile baydi açıkçası, Hollanda’yı çıkarınca “ölüm grubu” değil, ölü grup oluyor. Bu grubun “idare eder” kategorisindeki maçı ise Romanya – İtalya.

Son olarak, seyretmekten zevk aldığım oyuncuları karma tadında yazayım da tam olsun:

Kaleciler: Buffon - Akinfeev – (atılmasaydı) Volkan

Defans: Evra - Pepe - Grosso - Van Bronckhorst - Paulo Ferreira - Lahm - Sergio Ramos (hemen hepsinin bek olduğunu biliyorum ama dört sene önceki Dellas ayarında bir stoper görürseniz bana da gösterin)

Orta saha: Arda - Engelaar - Zhirkov - Ivanschitz - Toulalan - Sneijder - David Silva - Santi Cazorla - Kuyt

Forvet: Robben - C.Ronaldo – mecburi forvet / takım lideri / İsviçre çakısı Hakan Yakın - Torres - David Villa

Bunların arasında üç oyuncuyu ayırmam gerekse Zhirkov, CR ve Gio, beşe kadar çıkabiliyorsak Arda ve Hakan Yakın derim. Yeteneklerinden ötürü değil ama takımlarını kurtarabildikleri için bu oyuncuları ayrı tutuyorum. Van Bronckhorst’un İtalya maçında çizgiden çevirdiği topu Kuyt’a şandelleyip asistin asistini yapması, Arda’nın “haydi beyler, uyumayalım” tavrı, CR’nin Çek maçındaki “bunu da sen at be Quaresma’m” yüce gönüllülüğü ilk turda unutmadıklarım oldu.
Aslında bu uzun yazının sonunda bir de çeyrek final ahkâmı iyi giderdi ama nasılsa meşin yuvarlak hepimizi yine yanıltacak. Diyeceğim odur ki, şu koşullarda bile İtalya – Almanya finali olursa Sarayburnu’nda görüşürüz (kendi kayanızı kendiniz getirin).

* verkac.org’da yayınlanmıştır. http://www.verkac.org/?p=2568

Yazdır

değer ağabey *

April 28th, 2008 by dağhan

“Bak Bağış’a da söyledim, sana da söylüyorum. Arkamdan yürüme, öncün olamayabilirim.Önümden yürüme, takipçin olamayabilirim.Yanımdan yürü ki ikimiz de eşit olalım.”

Eurosport’taki ilk yıllarımız… Anlattığımız her şeyi yeni yeni öğreniyoruz, tabii ki voleybolu da. El yordamıyla Dünya Grand Prix yayınlarını götürmeye çalışıyoruz, her yeni şey öğrendiğimizde aslında ne kadar az şeyi bildiğimizi farketmenin paniğiyle. Voleybol maçlarını da ben değil, bu panik anlatıyor o zamanlar. Oyun şimdi niye durdu, hakem neyi gösterdi, ne oluyor? Sınav sırasında bilmediklerini öğrenen öğrenciler gibiyiz. Derken bir sabah telefonum çalıyor, Teşvikiye’den Beşiktaş Pazarı’na inen yokuşu yürüyüp ofise giderken. “Ben Değer Eraybar.” diyor, “sen beni tanımazsın ama ben senelerce millî takım kaptanlığı yaptım”. Sonradan anlaşılıyor ki, Değer Ağabey beni bulmak için ortalığı epeyce birbirine katmış. O zamanlar kendisini tanımayan bir ben olduğum için, çevresinin en az bir KGB ajanınınki kadar geniş olduğunun da farkında değilim tabii. Beni aradığından Digiturk’ten Lig TV’ye, bizim ofistekilerden Mısır millî takımının pasör çaprazı Sağır Sultan’a kadar herkesin haberi var, bir benim yok… İşte o gün hocam oluyor Değer Ağabey, o gün ben voleybol spikeri olmaya başlıyorum, o gün hayatım değişiyor ve yaptığım işi en sevdiğim günlerden biri olarak hafızama kazınıyor.

Her sabah maçlardan önce ya ben arıyorum Değer Ağabey’i, ben aramazsam o kesin arıyor. Arada dalga geçiyor kendisiyle (ve herkesle) “ben oraya gelmeyeyim, yine çıktı bu moruk derler” diye. Bazen Asya voleybolundan konuşuyoruz, bazen bana Kosta Şopov’u, Frantz Granvorka’nın babasını anlatıyor. Maçlardan sonra bir yarım saat daha konuşuyoruz, eksiğimi gediğimi anlatıyor, beni kırmadan, dostça… Güzel yaptıklarımı önce söylüyor ki, hevesim kırılmasın. Bana işimi her gün biraz daha sevdiriyor, usulca… Bu konuşmalar zamanında başlıyor Değer Ağabey’in öksürükleri, sesi giderek azalıyor. “Grip midir nedir, anlamadım ki” diyor, sonra haftalar geçerken “bir türlü geçmedi bu” demeye başlıyor, sonra sesi gidiyor Değer Ağabey’in, telefonum artık sessiz kalıyor. Biliyorum evinde Eurosport 2 yok, o yüzden özellikle Eurosport’tan verdiğimiz maçlarda onu anıyorum ki, unuttuğumu sanmasın. Bazen seyircilere bana anlattığı anekdotları aktarıyorum, şart olduğundan değil, bana anlatmasını özlediğim için…

Değer Ağabey… Şimdi söyleyeceklerimi yüzüne söylesem bana yazının başındakileri söyleyeceksin yine. Ama sana olan borcumu ödememin imkanı yok, biliyorsun. Yalnız bana öğrettiklerin için  değil, bana işimi gerçekten sevdirdiğin için de borçluyum sana. Seninle artık konuşamasak da, seni hatırlamadan bir voleybol maçını bitirdiğim olmuyor. Sırf seni mahcup etmemek için oturup çalışıyorum bazen, sen olsan bana anlatacağın şeyleri öğrenmeye çalışırken aslında ne kadar az bildiğimin paniğini yaşıyorum yeniden. Ben bu güzel oyunu senden öğrendim, senin adına halel getirmemek için de bundan sonra canımı dişime takmaya devam ederim bilesin.

Bana işini iyi yapmaya çalışan insanların sorumluluk duygusunu ve yanında yürüyebilmem için aşmam gereken dağları bıraktın. Biliyorsun ki özleneceksin.

Hoşçakal Değer Ağabey…

* voleybolmagazin.com sitesinde yayınlanmıştır. link

Yazdır

yabani vaziyetler *

March 17th, 2008 by dağhan

Tıklım tıklım bir voleybol sezonu yaşıyoruz. Ligler son hızıyla devam ediyor, Avrupa’da ise artık kupaların sahibini bulmasına günler kaldı. Türkiye, ilk kez dört takımla katıldığı Şampiyonlar Ligi’nde maalesef dişe dokunur bir başarı yakalayamadı, Vakıf-Güneş’in dörtlü finali de olmasa tam anlamıyla kayıp bir sezon olacaktı. Kadınlarda (neden “bayanlar” demediğimi başka bir yazıda gerekçeleriyle tartışmayı düşünüyorum) Türkiye gibi üç takımla başlayan İtalya, üç takımını da altılı playoff’a getirdi, birbirlerine düşmeseler belki dörtlü finale de ailecek geleceklerdi. Kaldı ki erkeklerde de iki İtalyan takımı dörtlü finale yükseldi. Zaten iki tarafta da formül aynı; evsahibi takım, iki İtalyan artı bir Rus takımı. Bunun çok da şaşırtıcı olduğunu düşünmüyorum. Pos bıyıklı meşhur bir adamın yıllar önce teorisini çizdiği gibi altyapı, üstyapıyı belirliyor. Altyapısı olmayan ülkelerin yolda döküldüğü bu sezonda, geriye düşenler açıklamayı metafizikte arayabilirler, lâkin pos bıyıklı adamcağızı mezarında ters döndürmenin anlamı yok. Altyapısı olmayanın üstyapısı da olmaz. Bu sezon en sıklıkla tartıştığımız konulardan birisi, yabancı sayısı oldu. Bu konuda fikirler sayısız, “dünyanın tüm voleybolcuları birleşin” kâbilinden enternasyonalist sınırsız yabancı uygulamalarından, “büyük dedesi Trabzon’da pide yememiş olmayan ligde oynayamasın” gibisinden radikal tedbirlere kadar her görüşün alıcısı var. Ben de eksik kalır mıyım (kalmam), hemen bu hafta karşımıza çıkan iki örnekle kafaları biraz daha karıştırayım, çorbanın kıvamını iyice boza çalayım istiyorum. Bu hafta; kadrosunda hiç İsviçreli olmayan ve şampiyonluk hayalleriyle sezona başlayan Volero, Asystel Novara karşısında sahadan silinmek suretiyle rüyadan uyandırıldı. Diğer taraftan, liberosu dışında hiçbir Fransız oyuncusu olmayan Beauvais tarihinde ilk kez Fransa Kupası’nı aldı. Buyrun bakalım, iki görüşe de nazar boncuğu! Hangisi işinize geliyorsa gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Hatta biraz daha çomak sokmak isterim; iki yabancı sınırlaması getiren Rusya mı daha başarılı, yoksa Adam Smith-vari “bırakınız yapsınlar efendim”ci İtalya mı? Kafaları bu kadar karıştırdıktan sonra, kaçıp gitmek değildir niyetim. Aksine konuya doğrudan girmek istiyorum. Efendim; herhangi bir atlas açılıp bakıldığında da görülecektir ki; Türkiye, Rusya ya da İtalya değildir! Kaldı ki, mesele coğrafi olmaktan da öte, bir altyapı meselesi. Rusya, iki yabancıyla bu işi gayet güzel götürebilir, götürüyor da. Sovyetler yıkılırken küpü dolduran milyonerler, parayı da benzin pompasıyla akıtınca, o iki yabancı Stanley-Ball olur, bir Rus yıldız ve o devasa altyapıdan dört-beş oyuncuyla dört başı mâmur bir takım kurulabilir. Rusya’da spora aktarılan parayı açıklamanız mümkün değil. On beş yıl önce bu paralar, halkın devlete emanet ettiği, devletin de kurda kuşa yem ettiği paralardı. Serbest piyasa dediğimiz sistem, bu hafiften karanlık paranın gelişini hesap edemedi, bir gün yıkılan duvarların ardından petrol ve doğalgazın fışkıracağını sezemedi. Yaşanan global köşe dönücülüğün belki de en fazla etki gören alanlarından biri spor oldu. Şöyle düşünün, kucağınıza bir gün birkaç yüz milyon dolar düşüyor, kendinize oyuncak olarak spor kulübü almayı düşünmez miydiniz?

İtalya’da bu iş böyle olamaz, olmuyor. İtalya, voleybolun NBA’i gibi. Profesyonellik had safhada, bütün maddi akışın bir izâhı mevcut. Sponsorlar, TV yayınları, gelir-gider dengesi vs. Böyle bir piyasada canlı kalabilmek için hareket etmek zorundasınız. Kendi yağınızda kavrularak elde edebileceğiniz başarıların bir haddi olacaktır. Ama İtalya, bunu kaldırabilecek altyapıya ve voleybol geleneğine de sahip. Novara-Volero eşleşmesi bu bakımdan çok eğitici oldu. Bir sürü yabancısı olan ve örneğin Hırvatlar’ın gözü gibi baktığı Popoviç’i maç başına beş dakika oynatan Novara’da, aynı zamanda İtalya’nın en iyi birkaç millî takım oyuncusunun ve daha da önemlisi her maç mutlaka şans verilen birkaç genç yeteneğin olduğunun farkında mıyız? Aynı şekilde bir diğer dörtlü final takımı olan Perugia’da Francia kenara alınarak oyuna sokulan Decordi’nin nasıl bir yetenek olduğu gözden kaçabilir mi? Hem Francia, hem Decordi, formül bu galiba.

Bir önceki paragrafın başına dönüyorum. Biz, İtalya ya da Rusya değiliz. Ne öylesine profesyonel bir ligimiz, ne de yıllarca devlet tarafından çeliğinden çimentosundan hiç çalınmadan temeli beslenmiş bir voleybol ekolümüz var. Biz, başka bir şeyiz. Mesela, Avrupa’da şampiyon olacak takım çıkarabilen, ama lig şampiyonu olan kulüplerinin neredeyse yarısının kapanışına şahit olmuş bir ülkeyiz. Bu yüzden, İtalya’nın ya da Rusya’nın uyguladığı formülü kopyalayarak başarısını da alacağımızı sanırsak, gaflete düşmüş oluruz. Kazara sınırsız yabancı hakkı verilse Türkiye’ye getirilecek oyuncuları düşündükçe başıma ağrılar giriyor. Şu anda bile “tüm yabancıları harika, seyretmeye doyamıyorum” diyebileceğimiz bir tanecik takımımız var mı? Ben diyemiyorum açıkçası. Bu sitede Tamer Çamlıbel’in ufuk açıcı bir yazısı vardı, hatırlarsınız, bence de galiba frene biraz ama yumuşakça basmak gerekiyor. İlla sayı azaltılsın demiyorum, ama farklı formüller üzerine düşünmek zorundayız. Mesela basketboldaki havuz uygulaması getirilebilir. Belli bir yabancı sayısının üzerine çıkan kulüpler (misal Avrupa’da oynayanlar) havuza hatırı sayılır bir para yatırır, o para da yabancı sayısı o çizginin altında olan kulüplere dağıtılabilir. O zaman, yabancı sayısı sınırsız dahi olsa Sultanahmet’te dolaşırken transfer edilmiş izlenimi veren oyuncular ligde cirit atmazlar. Hem de daha mütevazi takımların kaliteli oyuncu çekecek parası olur. Hatta, belli bir tecrübenin altındaki yabancılar için istenecek ücret daha da fazla olabilir. Ama bu son önerinin çok tuhaf sonuçları olabiliyor, örneğin Portekiz Millî Takımı’nda yüz elli kez millî olmuş pek çok oyuncu bizim liglerimizde vasat kalabilir. Ama mesela Dünya Şampiyonası ya da Olimpiyatlar’da oynama şartı getirilse, bu sefer aynı Portekiz’in müthiş kaptanı Joao Jose bile o çıtayı geçemeyecek. Yani kriter sınırı getirmek biraz riskli bir iş, dahası kitabına uydurarak, yani kelimenin tam anlamıyla “uyduruk” yabancı getirmek de olası.

Yabancı sayısı tabii ki önemli bir konu ve daha uzun uzun tartışabiliriz. Ancak şunu atlamayalım, yabancı meselesi voleybolumuzun ya da daha genel konuşalım, sporumuzun ana meselesi değil. Yabancı sayısını arttırınca İtalya olmayacağımız gibi, azaltınca da Rusya olmayacağız. Tekrar pos bıyıklı ağabeyimizi rahatsız ediyorum ama bu işin altını doldurmamız şart. Sponsorların insafına kalmış kulüplerle, dengesiz bir lig dağılımıyla bu iş ancak bir yere kadar gidebilir. Hiç yabancısız bile bu ligin kalitesini bir noktada tutabilecek miyiz, oyunculara büyük kulüplerde yedek beklemeyi  yeğ tutmayıp diğer kulüplerin kalitesini yükseltecekleri dengeli bir sistem sunabilecek miyiz, bunları da düşünmek gerekiyor. Rusya’daki voleybol servetinin ülkenin her tarafına ne kadar dağıldığına küçük iki örnek; kadınlarda St.Petersburg’un mütevazi ekibi Leningradka’nın millî takımda iki oyuncusu var, erkeklerde Tataristan ekibi Kazan, Şampiyonlar Ligi’nde dörtlü finalde oynayacak. Bunların Ruslar’ın boyunun genelde uzun olmasıyla açıklanabileceğini düşünüyorsanız, Rusya’dan vazgeçtim, mesela Çin ya da Japonya olalım o zaman (on beş santim de avans verdim farkındaysanız).

Üstyapı problemleri göz alıcı şeyler, gönül ister ki sabaha kadar sınırsız yabancıları tartışalım, her sene en iyi yabancı bize gelsin, her sene bir kupa alalım. Ama değirmeni döndürecek taşıma suyu bulamadığımız zaman, o şampiyon kulüplerin bile bir anda krize girip tarihe gömülebileceklerini de göze alarak yapalım bunu. Eğer bu bedeli ödemeye razıysak, sistem sorunlarını, altyapıyı filan boşuna konuşmayalım, parası olan sonuna kadar transferini yapsın, yapamayan da kaderine ağlasın.
İşte, gözümüzün önünde, çölde ağaç yetiştirmeye çalışan Volero’nun en fazla nereye kadar varabildiğini gördük, Beauvais kadar başarılı olabilmek de dişinizin kovuğunu dolduracaksa bilemem. TEMA, sloganı için benden telif ücreti ister mi bilmiyorum ama Türkiye çöl olmasın! Şu dörtlü finalleri bir atlatalım, tekrar konuşuruz.

* voleybolmagazin.com sitesinde yayınlanmıştır. link

Yazdır

üç silahşörler (ve ilâveten dartanyan) *

January 23rd, 2008 by dağhan

Olimpiyat Elemeleri’ni bitirmenin huzuru içinde bu yazıyı yazıyorum. Hem voleybol kalitesi, hem sonucun adilliği, hem de millî takımın oyunu açısından tatmin edici bir turnuva oldu. Bu yazı, upuzun bir turnuvanın, upuzun bir özetidir. Smaçörler çuvalladığı için değil, defanslar iyi çalıştığı için uzun süren bir rallinin heyecanı içinde okunmasını dilerim.

Her şeyden önce, eleme gruplarının oluşumundan biraz bahsetmek gerekiyor. Geçmişte de çok dengesiz gruplar görmüştük, örneğin Dünya Grand Prix elemelerinde, ama bu seferki hakikaten olacak gibi değildi. Bir tarafta Rusya ve Sırbistan’ın yanına garnitür olarak Romanya ve Hırvatistan; diğer tarafta Hollanda, Polonya, Almanya ve Türkiye. Zaten şöyle bir bakınca çekişmenin nerede olacağı belliydi; A Grubu’ndan Romanya’nın ya da Hırvatistan’ın çıkacağını iddia etmek “sürpriz ata oynamak” olarak bile nitelendirilemezdi, olsa olsa “hipodroma yıldırım düşer, yarışı da yoldan geçen faytondan kurtulan at kazanır” demek olurdu bu. Nitekim A Grubu’nda beklenen oldu ve Rusya-Sırbistan ikilisi daha son güne girilmeden çıkmayı garantilediler. Ancak bu grupta oynanan maçlar için Sırbistan’ı ömrümüzden çaldığı saatler için dava etsek yeridir. Zaten çekişmesi olmayan grupta, hem Romanya, hem de Hırvatistan maçında isteksiz oyunlarıyla bu gruptaki voleybol seviyesini iyice aşağı çektiler. Sonuçta A Grubu, Rusya için antrenman grubu oldu; Caprara istese bu gruptaki maçları oyuncu denemek için de kullanabilirdi, ama Rusya ciddi oynadı, kolay kazandı.

B Grubu ise artık demirbaşa kaydedilecek eşleşmeleri getirdi beraberinde. Almanya-Hollanda-Polonya üçlüsünün kadrolarını kabataslak sayamayacak voleybolseverin kaldığını sanmıyorum, hele ki Türkiye’de. Öte yandan bu gruba canlılık getiren Filenin “yeni” Sultanları oldu. Sanki yel değirmenlerinin icadından bu yana aynı kadroyla sahaya çıkan Hollanda’ya inat, Türkiye ilk altısından beş oyuncu değiştirmiş olarak başladı turnuvaya. Bu radikal değişiklikte zorunlulukların etkili olduğu kesin, ama tek etkenin bu olduğuna inanmıyorum. Chiappini isteseydi ligdeki oyunculardan çok daha “muhafazakar” bir kadro oluşturabilir, ilk altıyı da takıma daha alışkın oyunculardan kurabilirdi. Almanya maçında Esra’sız, Aysun’suz başlamasını herhalde zorunluluklarla açıklamak mümkün değil. Ben Chiappini’nin cesaretinden hoşlanıyorum. Almanya maçına belki biraz daha tecrübeli bir ilk altıyla çıkabilir, ya da en azından takım son sayılarda zorlanırken biraz daha görmüş geçirmiş oyunculara güvenebilirdi. Üç setini de ikinci teknik moladan sonra verdiğimiz Almanya maçı için “Esra ve Aysun oynasaydı belki de kazanırdık” demek mümkün, ama bu takımda ilk kez forma giyen oyunculara “size güveniyoruz” mesajı vermekle Almanya maçından çok daha fazlasını kazanmış olabiliriz. Zaten ertesi gün Hollanda maçına daha dengeli bir kadroyla çıkıp kazandı millî takım. “İlk gün kazansaydık çıkardık” düşüncesine takılmamak gerekiyor, ihtimâller sonsuz, örneğin diğer grupta Sırbistan değil biz olsaydık yine çıkardık. Türkiye’nin bu turnuvadan kazancı; tüm oyuncuları her an oyuna etki edebilecek, yedeklerin kenardaki sandalyeleri ısıtmak değil maç çevirmek için kullanıldığı, çalışan, defans yapan, pahalı sayıları kazanan bir takıma sahip olmak oldu. Üstelik bu takıma çok önemli isimler eklenecek. Önümüzdeki Grand Prix’de takımda belki başka isimleri de göreceğiz. Üstelik o zaman bu turnuvanın yıldızlarından Naz ve Nihan takıma daha da ısınmış olacak. Duygu’yla Bahar belki daha aktif görev alacaklar; karşılarında Visser’le, Fürst’le, Liktoras’la oynadılar, bu turnuvanın getirdiği tecrübenin mutlaka artıları olacaktır.

Bizim grubumuzdaki takımlardan Hollanda, bu elemeleri belki en çok önemseyen takımdı, galibiyet dahi alamadan elendiler. Hollanda takımının yaşlandığına ve artık bittiğine inanmıyorum, geçen sene Dünya Grand Prix’inde şampiyon olduklarında da genç bir takım değillerdi. Ancak bu takım için yine de büyük bir tehlike var; uğruna Grand Prix’ye şampiyon ünvanıyla katılmaktan vazgeçtikleri bir elemede böylesi bir yara almak Hollanda için bir kırılma noktası olabilir. Hollanda’nın bu tip darbelere dayanıklı bir takım olduğunu düşünmüyorum. Tüm oyuncuları aynı kulüpte oynayan bir takım olarak batarlarsa hep beraber batarlar, ve yerine ne koyacaklarını eminim Avital Selinger de bilmiyordur. Ancak unutmayalım Hollandalı oyuncuların tamamının oynadığı Dela Martinus, Şampiyonlar Ligi’nde yenilgisiz gidiyor. Eğer Dörtlü Final ve daha fazlası gelirse, Hollanda moral bakımından toparlanabilir. Aslında başka bir ekip için hem Grand Prix’yi, hem Olimpiyatlar’ı pas geçmek takımı yenileme fırsatı olabilirdi. Ama Hollanda’nın organizasyon yapısı, böyle bir yenileme için fazla hantal, oyuncu havuzu da geniş değil. Bu uzun vadede Hollanda’nın gerçekten de krize girebileceğini gösteriyor.

Almanya takımı, iyiyle kötünün arasında bir turnuva geçirdi. Millî takımımızla ilk maçta karşılaşmaları onların avantajına oldu. İlk maçı örneğin Polonya’yla oynayıp kaybetseler, son maçı da turnuvaya ısınmış Türkiye’yle oynasalar, Hollanda’nın kaderini de paylaşabilirlerdi. Millî takım karşısında elde ettikleri 3-0′ın çok yanıltıcı olduğunu unutmamak gerek, azıcık tecrübe farkıyla 3-0 kaybedebilirlerdi de. Takımın aslında iyi oyuncuları var, iki orta oyuncusu da çok kaliteli, Dumler giderek kendini kabul ettiriyor, bu takım Angelina Grün’e bu kadar bağımlı olmamalı. Grün, yine kurtardı takımını ama şunu gördük; Almanya Grün’e, bizim Nesli’ye ihtiyaç duyduğumuzdan daha fazla ihtiyaç duyuyor. Bir başka deyişle, bizim bu turnuvada cevapladığımız bir soruyu, Almanlar henüz cevaplamadılar; yıldız skorer yokken ne olacak? Grün herhangi bir nedenle olmadığında, Almanya daha az korkulan bir rakip olabilir.

Polonya’nın şu an geldiği durum, gerçekten göz kamaştırıcı. Bu takımın iki yıl önceki maçlarını hatırlıyorum da; takıma küsmüş oyuncular, Tayland ve Dominik gibi takımlar karşısında alınan kötü sonuçlar, Grand Prix sonunculuğu, Glinka başta olmak üzere oyuncuların takıma küsmesi. Niemcyzk’in o dönemde sevapları günahları olabilir ama oyuncuların, ağır bir hastalıkla mücadele etmesine rağmen Polonya için bir şeyler yapmaya uğraşan hocalarına sırtlarını dönmesi çok hoş görülür gibi de değildi. Niemcyzk gittikten sonra oyuncuların takımı kontrol altına alacağı düşünülebilirdi ama o noktada Polonya Voleybol Federasyonu çok doğru bir hamle yaptı ve kimsenin sorgulayamayacağı Marco Bonitta’yı göreve getirdi. Bu isim hem takımda disiplini yeniden sağladı, hem de Polonya formasını oyuncular için bir kez daha cazip hâle getirdi. Bu turnuvada da gördük ki, Polonya artık kriz anlarında dağılan bir takım değil. Bonitta, Polonya Ligi’nin geniş oyuncu havuzundan çok iyi yararlanıyor. 1980-81 doğumlu ama millî takımda beş-on kez oynamış oyuncular, kadroda, hatta ilk altıda yer bulabiliyorlar. Anna Baranska ve Kasia Gajgal, final dışındaki tüm maçlarda harika oynadılar. Bu oyuncular daha önce Polonya’nın yedek kadrosunda bile yoktu. Dziekewicz ve Glinka, geri döndüklerinden beri daha hevesli. Ancak Glinka’nın manşetlerinde ve genel olarak fizik durumunda büyük bir gerileme var. Yine de etkili bir köşe oyuncusu, ancak Bonitta’nın bu turnuva sonrasındaki gündemi Glinka-Rosner ikilisini destekleyecek defansı kuvvetli ve genç bir dört numara aramak olmalı. Skowronska ise bu turnuvanın en önemli yıldızlarından oldu. Belli ki kendisine kurtarıcı görevi biçilmiş ve o da kendini “maç kurtaran pasör çaprazı” olarak görüyor. Yalnızca finalde aksadı, bu da maça mâl oldu zaten. Polonya belki finalde kaybetti ama Mayıs ayında ikinci bir fırsatı kaçıracaklarını hiç sanmıyorum.

Yarı finallere üç İtalyan ve Zoran Terziç’in Sırbistan’ı çıktı. Oynanan voleybol açısından bakarsak, turnuvanın hakkı dört İtalyan’dı aslında. Bu turnuvanın D’Artagnan’ı Chiappini’nin takımı, Sırplar’dan daha iyi voleybol oynayarak elendi. Sırbistan’da Krsmanoviç ve Spasojeviç’in olmamasıyla ilgili yığınla dedikodu var. Djerisilo da hafif sakat ve formsuz geldi. Ancak Sırp takımı için bu bahane olmamalı. Eldeki malzeme hâlâ çok kaliteli çünkü. Djerisilo’ya sahada, Brakoçeviç’e kenarda acı çektirmek için geçerli bir neden vardıysa da biz göremedik. “Takımım eksik” diye savunma yapacak bir teknik adam, Brakoçeviç’i neden yanında oturttuğunu da açıklayabilmeli. Takımın bir başka sorunu da orta oyuncu. Stefana Veljkoviç çok genç bir orta oyuncu, performansı da bizim Duygu’yla Bahar’ın arasında bir yerdeydi. Bu durumda Terziç, belki Veljkoviç’e güvenemezdi ama Vesna’nın günahı neydi? Yıldızları eksik bir takımda bu oyuncuya biraz daha güvenilemez miydi? Köşe oyuncusu Jelena Nikoliç belki de bu turnuvanın en sıkıntılı ismiydi, hem kendisi, hem de izleyenler açısından. Morali her hücümda biraz daha bozulan bir oyuncuyu, setin en kritik yerinde üç kez üstüste hücum yaptırıp bloğa abone etmenin bir anlamı var mı? Belli ki Terziç, bu takımı yaparken “Djerisilo’yla Nikoliç sayı alır, idare ederiz” diye düşünmüş. Ama bu turnuvada iki hücum opsiyonuyla oynayan bir kendileri, bir de başka çaresi olmayan Romanya vardı. Türkiye’nin en kötü maçıyla, Sırbistan’ın en iyi maçını üstüste koyalım, bakalım hangi takım daha değişik hücumlara yönelmiş? Kapasite-performans açısından karşılaştırırsak, Sırbistan, bu turnuvada elediği takımlardan bile çok geride kaldı.

Şampiyon Rusya’ya gelirsek… Bu turnuvada takımın sergilediği oyun için Caprara’ya ne kadar saygı duysak az. Rusya deyip gözümüzü kapasak, dev smaçörler, sert smaçlar gelir aklımıza, bir de arkadan var gücüyle top çeviren Sokolova. Caprara, bu turnuvada kelimenin tam anlamıyla ezber bozdu. Godina, iyi bir döneminde olmadığı için Kulikova’yı monte etmiş, hücumdan tamamen ferâgat etmeden defansa büyük takviye yapmış böylelikle. “Arkaya giden defans yapar” anlayışı takıma tamamen oturmuş, Gamova’yı bu kadar iştahla plonjon yaparken, manşet alırken daha önce göreniniz var mı? Rus takımı, artık Caprara’nın takımı olmuş, resmen İtalyan voleybolu oynuyorlar. Rusya’nın dünyanın en iyi takımı olmasıyla arasındaki engel, durağanlıktı, artık böyle bir sorunları yok, takım müthiş mücadele ediyor, oyunu güzelleştiriyorlar. Finaldeki solo Sokolova-Kılıç performansı ayrıca alkışa değer, özellikle Liktoras’la file önündeki mücadeleleri. Eğer Rusya bu oyunu Pekin’de de oynayacaksa, şimdiden benim sempati oyumu aldı.

Bitirmeden turnuvadan iki küçük not vereyim. Hollanda-Almanya maçı tam 9000 seyirciye karşı oynandı. Yarı finallerin seyirci ortalaması 5500. Yalnız Polonya’dan Halle’ye gelen seyirci sayısı beş bin civarında. İzmir’de en kalabalık maç 2800 kişiye oynandı, ortalama ise 400 gibi bir rakam. İzmir’in nüfusu, Halle’nin nüfusunun tam yirmi katı. Bu rakamlar karşısında hepinizi bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum. Bu arada bu turnuva, Eurosport ekranlarından yayınladığımız en çok seyredilen voleybol yayını oldu, bunun arkasında büyük oranda Polonya izleyicisi var. Bu ilerleyen günlerde Eurosport ekranlarından size daha çok voleybol aktaracağımız anlamına geliyor. Bu maçlar arasında Türkiye’nin ve külüplerimizin maçlarının olması ise Türkiye’nin voleybola ilgisine bağlı. Son dönemde Arkas’ın, Telekom’un, Eczacı’nın Fenerbahçe’nin ve millî takımın pek çok maçını ardarda yayınladık. Bu, Türkiye voleybol izleyicisinden bize ulaşan feedback sayesinde oluyor.

Böylelikle Olimpiyat heyecanını şimdilik geride bıraktık. Erkeklerde Sırbistan, kadınlarda Rusya Pekin’e gidiyor, sürpriz olduğu söylenemez. Her gün voleybol anlatmayı özleyeceğim doğrusu, ama Şampiyonlar Ligi de yabana atılır gibi değil. Bu hafta özellikle Volero-Novara maçını dört gözle bekliyorum. O maç bir oynansın, tekrar konuşuruz…

* voleybolmagazin.com sitesinde yayınlanmıştır. link

Yazdır

kaybedenler olimpiyatı *

January 16th, 2008 by dağhan

Spor spikeriyseniz ve olimpiyat oyunlarını nakledecek bir kanalda çalışacak kadar şanslıysanız, 366 gün süren yıllar sizin için başka bir anlam ifade eder. Çünkü o yıllar olimpiyat yılıdır ve “dört yılın sultanı” bir ay -ki bu yıl Ağustos’a denk geliyor- zihninizde işaretleniverir. Atina’yı kaçıran, Torino’nun ise açılış törenini anlatma şerefine nail olan bendeniz için de kuşkusuz Pekin büyük önem taşıyor. Tabii ki bu yazı neyse ki benim değil, Pekin’in, daha doğrusu ona giden yolun üstüne. Ocak ayı, takımlar için olduğu gibi, biz spikerler için yoğun bir ay. İki haftada toplam otuz voleybol karşılaşması, neresinden baksanız yüzün üstünde set, kimbilir kaç bin puan, kaç ralli. Takımlar yabancı değil, ama mücadele alıştığımızdan biraz daha zorlu. Bana sorarsanız, acımasız bir şey bu Olimpiyat Elemeleri. Bir hafta boyunca canını dişine takan sekiz takım ve tek bir Pekin bileti. Bir nevî kaybedenler olimpiyatı, elinizde yedi tane tosun gibi takım kalıyor ve finale kalmanın bile bir getirisi yok. Bir manşet hatası, bir fileye temas, Pekin’e gideceğiniz yerde evinizde otururken bulursunuz kendinizi.

İzmir’deki maçlar için mikrofonu ilk kez açtığımda aklımdan bunlar geçiyordu. Bir hafta, bu oyuncularla yatıp kalkacağız, kimilerine sempati besleyeceğiz gizliden, güzel bir sayı alırsa, belki azıcık daha fazla öveceğiz. Üstelik millî takım da var işin içinde, güzel oynasın da keyifli anlatalım. Benim pek sevdiğim Fransa yok bu sefer, elemelerde gazi oldu, Granvorka’sız, Castard’sız, Antiga’sız eleme mi olur yahu? Yunanistan gelmeyince bizim Rumelili çocuk Roumeliotis de yok tabii, ama onu Şampiyonlar Ligi’nde görüyoruz, bir onun için koca takımın gelmesine gerek yok, henüz o kadar da iyi değiller. Bulgaristan’la Rusya da bileti Dünya Kupası’nda kaptılar, Gaydarskigiller’le Kosarevler de yok. İyi olmasın bakalım, olanlar da yeterince iyi. 2007′nin yaralı takımı İtalya var, Rusya’da voleybol devrimi yapan İspanya ile Finlandiya var, Polonya var, bizimkiler var. Daha ne olsun?

Ben bu elemelerin başında bizim takımdan ne bekleyeceğimi bilemedim. Söz konusu millî takım olunca hiç bilemiyorum zaten. Bir Polonya, bir de Türkiye voleybol takımlarıyla ilgili tahmin yürütmeme huyum var, çünkü hep yanılıyorum, kaç kere 2-0′dan yaktılar beni! Finlandiya’yla oynanan ilk maç öncesi de zihnimi boşalttım, öyle girdim yayına. Ama zaman geçtikçe insanın kafasında şeytanlar uyanıyor tabii. “Biz bu maçı alıyoruz galiba” diye aklımdan geçtiği an, başaşağı gitmeye başladı takım, yani sorumlusu benim galiba! Şaka bir yana, Finlandiya maçını alsaydı millî takım, her şey farklı olabilirdi galiba. Ki Almanya maçı da yine direkten döndü. Ama takımın mücadele gücünü, Fatih Ulusoy’un, İsmail Cem’in adaptasyonunu beğendim. Ayrıca bizim takımlar da artık tüm oyuncuları kullanıyor. Ben “bir oyuncu oynasın, gerisi garnitür, yedekler de koltukları sıcak tutsun” anlayışını hiç sevemedim zaten, voleybolun tek kişiyle oynanan bir cinsi var, adına tenis diyoruz biz. Herkes oynasın, katılımcı olalım. Öyle de oldu, oynayan herkes sağolsun.

Millî takımın canı sağolsun da diğer takımlara bir bakalım. İtalya’yı ben anlayamıyorum. Takımın her şeyi var ama iki senedir bir türlü tutturamıyorlar. Polonya’nın da nasıl elendiğini anlayabilmek kolay değil. Çok iyi bir pasörleri var, orta oyuncu sıkıntıları zaten yoktu, bir de 2.11′lik Mozdzonek girdi devreye. Çok hantal sayılmaz, blokları da gayet iyi. Swiderski biraz durumu idare etti bu sefer, ama yine de katkı yaptı. Murek ise harika bir oyuncu. Zor gruptu tamam ama ben yine Polonya çıkar diye tahmin ediyordum. Polonya hakkında üst paragrafta ne dediğimi hatırlıyorsunuz değil mi? Aslında bizim gruptan da Almanya pekala çıkabilirdi, ama zaten acımasız olan turnuva, bir de 3-2′lik maçlar serisiyle büsbütün dişlerini gösterdi. Herkes herkesi yeniyor, bir biz yenemedik ama yenermiş gibi yaptık, ortama uyduk yani. Almanya, Polonya ve İtalya da arada kaynamış bulundular. Neyse, yarı finale çıkanlara bakalım.

Avrupa Şampiyonası’nda benim gözüm Finlandiya’yı çok tutmamıştı. İyi bir takım ama sanki insanı ayağa fırlatacak enerjisi yok takımın, izlerken heyecanlanmıyorsunuz, belki soğuk iklim takımı olduğu için. Yine de orta oyuncu Heikkinen’e, kaptan Sammelvuo’ya hayran kaldım. Bizim Bozkurtlu Mikko ile Kunnari de kuşkusuz çok iyi oyuncular ama belki iki sene sonra tam pişecekler. Bu arada Mikko’yu ikiz kardeşi Matti’den ayırt edebilen varsa bana mail atsın, tanımak isterim kendisini. Herhalde Finlandiya’nın İtalyan antrenörü de ayıramıyor ki, karışmasınlar diye Matti’yi pek oynatmadı.

Hollanda’yla ilgili bir talihsizlik var, özellikle de erkek takımında. İnsan kenarda antrenör olarak Peter Blange gibi pasörü görünce sahadakinden de o performansı bekliyor. Belki o yüzden, bu Freriks’i benim gözüm hiç tutmuyor. İlk maçta İtalya’ya 3-0 yenildiklerinde herkes İtalya çıkar, onlar elenir sandı, buna kulak asmayıp çıkabilmiş olmaları önemli. Ama İspanya son maça asılsaydı ne olurdu, onu bilemiyorum. Ama Polonya’yı zaten yenmişlerdi, üstelik iyi de oynayarak, yani adil oldu, en azından Polonyasal yeni yanılgılardan kurtardılar beni. Bu arada Blange’den bahsetmişken eski takım arkadaşlarına selam etmeyi ihmal etmeyelim. Hem Guido Görtzen (37), hem Marko Klok (40) görev başındaydı. Blange de onu oynatmadan edemiyor ama kendisi de sahaya girip oynayacak hâli olmadığına göre, takımı biraz gençleştirmenin zamanı geldi galiba. Van Dijk’i yanında boy versin diye getirmediyse tabii…

İspanya’nın başarısız olduğu spor gören var mı? Biz Eurosport’taki İspanyol meslektaşlarımızla karşılaşınca Rafael Nadal’ı mı sorsak, Dani Pedrosa’yı mı, Fernando Torres’i mi, yoksa Pau Gasol’ü mü bilemiyoruz. Bir voleybol vardı elimizde, “bizim Nesli sizin ligin tozunu almış yine” diye hava atabileceğimiz, sağolsunlar onu da aldılar elimizden. İspanya yine iyiydi, Falasca kardeşler oldukça da iyi olacaklar sanırım, ama fazlası da var takımda. Yalnız yaşlı bir takım, Finlandiya önümüzdeki yıllarda yukarı çıkarken, onlar düşüşe geçebilir. Ama bu dönemde toplayacaklarını toplayacaklar galiba.

Gelelim şampiyon Sırbistan’a. Övünmek gibi olmasın ama hep içimden Sırbistan geçti benim. Yugoslav ekolünü ve spora getirdikleri kendine özgü yaklaşımı seviyorum. Tüm çocukluğum Yugoslav sporcuları seyrederek geçti, Drazen Petroviç’ler, Dragan Stojkoviç’ler, Kızılyıldız’ın hangi sporda olursa olsun çubuklu forması. Tito’nun Yugoslavya’sı birbirine düşman oldu sonradan ama hâlâ sporda o eski günlerin kokusunu alabilmek hoşuma gidiyor, patlayan şeker ya da şemsiye çikolata görmek gibi bir şey benim için. Bu arada eski Yugoslavya’nın hâlâ yaşadığı tek yerin de spor sahaları olduğunu unutmayalım, birbiriyle kanlı bıçaklı olsalar bile eski Yugo’lar hâlâ kopamıyorlar birbirlerinden ve beraber basketbol oynuyorlar Adriyatik Ligi’nde. Yani spor sevgisi, savaşın nefretini geçiyor, Avrupa’nın en sancılı coğrafyasında bile. Takıma da iki satır düşelim. Ivan Miljkoviç aldı yürüdü yine, bu turnuvanın tartışmasız en iyisiydi. Bir de genç orta oyuncu Marko Podraşçanin’e ayrıcalık yapalım, takıma çok emeği geçti, kritik anda, hele o yaşta bu kadar soğukkanlı olur mu bir insan?

İzmir’den ayrılırken salon ve seyirci hakkında da iki çift laf etmek gerek. Halkapınar Spor Salonu çok güzel bir salon, bu maçlar için biçilmiş kaftan. Yolu sapa deniyor ama toplu ulaşım var, üstelik İzmir de İstanbul değil, ulaşmak nispeten daha kolay. Ne olursa olsun, milyonluk şehirde, hele ki Türkiye Voleybol Şampiyonu’nun şehrinde, on bin kişi, hiç değilse millî takımın maçına gelir diye ummuştuk. Turnuva boyunca en fazla 2800′ü bulabildik. 3-2′lik nefis İtalya-İspanya maçını iki yüz kişi izledi. İzmir’e Dünya ya da Avrupa Şampiyonası gelmezse, böyle bir voleybol ziyafeti bir daha gelmez. İzmir’de oturup da maçlara gitmeyen voleybolseverlerin kafalarını taşlara vurmaları için çok nedenleri var. Yalnız hoşuma giden bir noktayı atlarsam ayıp olur. İspanya-Hollanda maçında Arkaslı Suela oynayınca yapılan özel tezahürat hoştu. Bir tek o an, şampiyonun şehrinde voleybol anlattığımızı hissettim.

Bir büyük turnuva bitip mikrofonu son kez kapattığınızda, üstünüzden bir yük kalkar. Ertesi gün yenisi başlasa bile yorgun ama rahatlamış olarak çıkarsınız. Sırbistan takımına sempatim olduğu için değil ama sağ salim Pekin’e birilerini yolladık diye heyecan duydum. Olimpiyatlar’ın azıcık ötede olduğunu hissettim. 3-2′ler turnuvasının yedi mağlubuna üzüldüm. Ama hayat devam ediyor, voleybol maçları da öyle. Bir gün ara ve ver elini Halle!

Bu yazı yazılırken, genç Filenin Sultanları ilk maçlarını oynamıştı. Ben bu gencecik takımdan heyecan duydum ve kaybetmelerine rağmen böyle bir takımla oynayabildiğimiz için sevindim. Ama bunları dilerseniz haftaya konuşalım. Hele bir takımı sağ salim Pekin’e gönderip mikrofonu teslim edelim de…

“Voleybol Magazin’de yazacağım tüm yazılar, bana voleybol hakkında bildiğim hemenher şeyi öğreten sevgili Değer Eraybar’a ithaf olunur. O, bir gün o topa dokundu ve hepimizin hayatı değişti.”

* voleybolmagazin.com sitesinde yayınlanmıştır. link